24 Haziran Cumartesi, 2017
Duyurular

YAZGIYA DAİR; BİZDE UYANAN SORULAR

 

yazgi

Karim ABDULLAH

Yazgı, Zeki Demirkubuz’un ”Karanlık Üstüne Öyküler” üçlemesinin ilk filmi; 2001 yapımı ve Albert Camus’ün ”Yabancı” adlı romanından serbest bir uyarlama.

Yazgı, Musa adlı karakterin ”hayata karşı kayıtsızlığını” görsel olarak taşır perdeye.

Bazı filmler vardır; ”çok önceden izledim, unuttum; hatırlayamıyorum” dedirtmeyecek güçtedir. Zeki Demirkubuz’un ”Yazgı” filmi benim için öyledir. Bazı eleştirmenlerce yapılan, ”Demirkubuz’un hikayenin tüm dramatik öğelerini dışarıda tutması -annesinin ölümü, karısının onu aldatması veya sonradan Musa’nın sanığı olduğu cinayetleri göremiyor olmamız gibi-” eleştirilerine karşın, ekrana taşıdığı görselin, hikayeyi daha üst bir evreye çıkardığını; ”anlam” konusunda bizlere daha çok şey sunduğu kanısındayım.

Musa’nın kayıtsızlığının sebebini ararken, geçmişe doğru bir yolculuğa çıkartmaz bizi Demirkubuz; bu da Musa karakterine bizi yakınlaştırır. Çünkü, Musa’da göremediğimiz geçmiş, biraz biraz bize ait bir geçmiştir. Yaralarla dolu bir geçmiş, öyle bir zamana taşımıştır ki bizi, Musa’daki kayıtsızlık, takındığımız bir tavır olmuştur. Belki biz, Musa kadar ileriye gitmedik… Peki bizim, bu kadarına cesaret edemeyişimiz, sahiden bir vicdan sahibi olmamızla mı ilgilidir?

Yazgı, derin düşünmelere yol açan bir film. Musa’nın annesinin ölümü ve Musa’nın buna kayıtsız kalması hatta biraz olsun sevinmesi, seyirciyi epey derinlere sürükleyecek güçtedir. Bizlere sorular taşıyan, o soruları kendimize sorabilme cesareti yaratan bir film. Peki cevaplar, kendimize verdiğimiz cevaplar, gerçek anlamda samimiyeti taşıyor mu? İnsan, kimi cevaplarında kendini kandırır; cesaret göstermez. Zeki Demirkubuz’un, bu tür çıkarımlara götürmesi seyirciyi, şüphesiz büyük bir başarıdır.

”Her insan yakınlarının ölümüne biraz sevinir. Annesi bile olsa fark etmez bu” diyen Musa bizlere çok mu yabancıdır? Acımasız davranmak mı gerekir o’na? Yoksa, bir an dahi olsa, bir öfke patlaması ile gizlice ve belki sonrasında pişmanlık duyarak, dilenmedi mi bizler tarafından bu da? ”İnsan sevmesine sever annesini ama sıkılır bazen ya da yalnız olmayı ister yani ölmesini istemez ama böyle, böyle de olsun ister…” diyor Musa. Peki, ne kadar yabancı bizler için burada Musa? Cevap, cesaret gösteremeyeceğimiz güçlükte. Bizler sadece Musa’yı yargılıyor ve hatta, cinayet sanığı olan Musa’nın davasını değil; annesinin ölümüne kayıtsız kalmasını, sevinmesini konuşuyor; ahlaki yönden saldırıya geçip, toplum dışına itiyoruz. Ve bizleri daha da çıldırtacak şey, bütün bu suçlamalara karşın ”suçlanmış olmaktan dolayı şikayetçi olmadım” diyen Musa’nın o kayıtsızlığı…

Musa, hayatın kendisine gereken önemi vermez. Onun için; hiçbir şey fark etmez. Öyle yahut böyle olanın bir önemi yoktur. Ve Tanrı’ya inanmaz. Seyirci, bütün bunlarda geçmişe dönük bir şey arıyor ve Demirkubuz, geçmişe dair olanı bize cevapsız bırakıyor. Musa’nın yaşama dair bu kayıtsızlığı onu, -bizi rahatsız edecek- yerlere götürür: fark etmez diyerek bir evlilik yapar, karısı onu daha duygusal biri ile aldatır ve buna da kayıtsız kalır, iftiraya uğrar ve cinayet sanığı olarak idam cezası ile yargılanır… Musa, bütün bunlara kayıtsız kalır ve bu kayıtsızlığı da karşısındakini suçluyormuş gibi bir algı yaratır. Oysa Musa, bunu da önemsemez. Gösterilecek tepkinin, gereksizliği üzerine bile düşünmeyecek bir kayıtsızlıktadır. ”Peki, bu kayıtsızlık, bir güç müdür?” sorusu da belirir seyircide. Musa, her ne kadar dışarıya dönük kayıtsızlık gösterse de; ”düşünmek” edimine sahip olması ile seyirciyi meraklandırır. Kayıtsızlığı, belki düşündüklerini ifade eder niteliktedir; fakat kendi içsel dünyasında onun gerçek anlamda ”ne düşündüğünü?” bilmek isteriz. Çünkü insan, dışarıya kayıtsız kalsa da, içeriye dönük bir halde bu kayıtsızlığı taşıyamaz. Demirkubuz, bunun da cevabını vermez fakat, bu cevabı sunmuyor oluşu da seyirciyi kendine doğru içsel bir yolculuğa çıkarır.

Musa’nın vurdumduymazlığına rağmen, onun bu kayıtsızlığına kızıyor olmamıza rağmen; o yüzümüze çarpan bir cevabı taşır: ”İnsan ben suçluyum diyebilir ama suçsuzum diyemez.” Aslında insan, suçluluğunu ifade etmektense, suçsuz olduğunu göstermeye çalışır. Seyirci, Musa için samimi değildir; çünkü seyirci bu cevapları kendine dahi veremez.

Bütün bu kayıtsızlığın sebebi, Musa’nın yaşadığı boşluk duygusudur denilebilir; ki kendisi, inancın düşünmeye değer olmadığını söyler. Fakat bu boşluk, kişiyi gerçek anlamda kayıtsızlığa mı iter yoksa, daha büyük tepkiler vermesine mi sürükler? Reddetmek farklı bir şeydir ama inançsızlığı taşımak da bir inançtır. Burada Musa, yine bu resmin dışındadır. Ne reddeder tam anlamıyla ne de inançsızlığı taşır; o, bunu düşünmenin dahi gereksizliğini savunur.

Musa, insana dair gayenin, gereksizliğini taşır; yolunu ”benim için fark etmez” lerle çizer ve hayatın içerisinde yer alır. Kayıtsızlığı da bizde sorulara, sorunlara, içinden çıkamadığımız durumlara sebebiyet verir. Ama bu, ne olursa olsun, seyirci için bir kazanımdır.

Demirkubuz, her filmi ile beni oldukça etkilemiş; yürekten inandığım bir sinemacı olarak yer etmiştir bende. Görsel bir haz sunmasa da, hikayeleri yarattığı karakterlerin soruları, sorunları, kayıtsızlığı bize, sinemanın bambaşka bir güçte olduğunu hissettirmiş, sinemaya dair sürekli yitirir olduğumuz inancımızı yeniden ve yeniden inşa etmiştir.

1673

|| Editör kimdir?

Editör
Bizim Semaver Editörü Haberleriniz için haber@bizimsemaver.com, yazı ve şiirleriniz için yazi@bizimsemaver.com adreslerinden bize ulaşın.

Yorum yaz

Yukarı Git