28 Nisan Cuma, 2017
Duyurular

UYUYAN GÜZELDİK

LG3 &TURKCELL 4269

Ülkü USLU

Malumunuzdur; insan vücudunun yüzde ne bileyim ne kadarının şu, her ne kadarınınsa bu ve şaşırtıcı miktarda fazlaca kısmının da su olduğundan bahsedilir.

Bu, maddelerin vücut bütünündeki payı durumu, insan ruhunun bileşimi bakımından düşünülecek olsa idi eğer, en hatırı sayılır miktar bileşenim babaannem olurdu herhalde. Anneannem, epeyce yoğunlukla kötü kötü bakmaktadır bu lafıma bir yerlerimden ama kızmasın, öyle… Yani ki bünyemdeki su miktarının karşılığı babaannemdir ruhumda. Var birkaç kişi daha bu ruhi pastayı paylaşan ama onlar ve etkileri başka yazıların nasibi olsun.  Babaannem ki eteğinde dolaştığım günlerde bıkmadan, yorulmadan her soruma cevap vermeleriyle kafamdaki hikâyelerin yazarıdır çoğunun.

***

Epeyce eskidendi. Böyle tam da kara kışta; zaman Aralık sonlarında idi. Birazdan gün olarak vereceğim tarihi. Babaannemin mutfak ve oturma odası karışımı yerine doluşmuşuz irili ufaklı bir kaç torun. Küçükler örtüsünü sıyıra sıyıra divan üstünde itişip kakışmakta, büyük boylar ise yerde minderler üzerinde televizyon izlemekteydik. Siyah-beyazdı o yıllarda.

Biz ekranda “Evet-Hayır” yarışmasını izleye duralım, babaannemse har har yanan kuzine dibinde bağdaş kurmuş, beş şiş ile çorap örmekteydi birimize. Kuzinenin gözüne balkabağı, ayva ve patates atmış, her biri misler gibi kokmuş da ağzımız sulanmakta. Üzerinde de çömlekte kuru fasulye kaynamakta kuzinenin. Bu çeşit sobaya peçka derler bizim oralarda ama siz anlayın diye kuzine yazdım ben burada. Ateş harlanıp öndeki küçük, sürgülü pencereden çatır çutur kıvılcımlar çıktıkça babaannem derin derin salavat getirmekte arada. Kör olasıca şeytan düğün yapıyormuş da… Breh breh… Peçka ne, kuzine ne? Maytabı tamam, şatafatlı bir düğün salonuymuş meğerse bizim soba.

Tarih anılmış olmalı ki programda, kulak kesildi ve söylendi babaannem. Yirmi beşi miymiş bugün Aralık’ın? Tamam, Koleda Günleri demek ki dedi. Döndüm ve Allah aşkına babaanne, o ne ki diye sordum. Gâvurların bayramı dedi. Kim ki gâvur dedim. Kitabı başka olanlar, bayramları da başka onların dedi. Televizyona en dalmış olanımız, öyle demek yasakmış babaanne, bak ceza alırsın sonra, dedi. Amman kızanım, deme dedi babaannem. Sohbeti kaptırmaya niyetim yoktu. Sen nereden biliyorsun babaanne başka olduklarını dedim. Ben bilmem be kızanım, dünyada bile yoktum. Ninem anlatırdı bana da dedi. Onlar Balkan’da yaşarken ta padişahlık zamanında; Urumeli’nde; başka kitaptan olanlarla bir aradayken işte.. diye de ekledi. E ne olmuş ki dedim; burası merakımın tavan yaptığı yerdi. Anlatmaya devam etti babaannem: Onlar bu günlerde bayram yaparmış. Çeşit türlü yemeklerle sofra donatıp otururlarmış başında. Kimse de sofradan kalkmazmış o bir gece. Ateşe de koca bir odun atarlarmış sabaha kadar yetencelik. Sonra babaanne? Sonra, bayram bitiminde, gündelik düzene geçince bizlere gelip gitmeye devam tabii komşuluk hali. Bir sahan yemektir, börektir ellerindekilerle kapılarımızı çalarlarmış özleyince. Bizimkiler de sahana tereddütlü bakınca derlermiş ki: “Haydi mari, çekinmeyin artık! Biz bayramı bitirdik, o sofrayı sildik süpürdük, sabahına kaplarımızı bile kalayladık. Bunları şimdi pişirdik.” O sofrada nevalenin ne olduğu malum…

Bakınız şu babaannemdeki sosyolojik tarih arşivine…Toplasan beş dakikadır konuştuğu fakat bir ömür döner durur zihnimde anlattıkları. Tarih konuşulan bir yerde, Dünya coğrafyasında bizden izlere dair bir belgesel izlediğimde yahut Osmanlı’nın yedi düvele hükmüne dair bir yazı okuduğumda gözümde canlanıverir bu Koleda Günleri ve akabinde ellerinde sahanla, tasla Gayri Müslimlerin bizimkilerin kapısına dayandıkları sahne. Bizimkilerin büyüyen gözleri ve onların halden anlar sözleri. Bakar mısınız farklıya tahammüle ve bakar mısınız bil mukabele inceliğe bir kere… Neymiş efendim, kaplarını da kalaylamışlar ki bizimkilerin içine sinsin diye getirdikleri. Niçin sevmişler acaba topraklarını fethedip yerleşen ötekini bu derece? Bizimkiler açısından bakarsak da; tamamdır fethettik, buralar artık bizimdir, gidin başka yer arayın kendinize denmemiş o yerin ahalisine. Onlar da huzuru kaçıp, çoluk çocuk kayıklarla denizlerde yitmemişler. Cansız bedenleri yer yurt ararken kumsala vurmamış şimdiki gibi. Can böyle temin edilince sevilinmiş demek ki. Dip dibe evlerde, öbürünün yemediğini yiyen, ayrı ayrı bayramlarını kutlayan komşuluklar yaşanmış böylece. Kendi dini gereğini yerine getirirken, kadir kıymet bilip diğerinin hassasiyetini de kollayarak hem de. Çünkü biliyorlar ki birlikte yaşayacaklar, öteki beriki olmayacaklar. Nasıl bir ilme sahiptin eya Osmanlı? Telefon yok, televizyon yok; mesajı yükleyecek dizi yok, sinema yok. Ne dedin de nasıl tuttun bir arada onca farklı insanı?

***

Babamın memuriyeti sebebiyle yaşadığımız şehirde, Trakyalı olduğumuz için muhacir diyorlardı bize. Hele ki şehrin içinden ve yakın civar şehirlerden olanlar daha bir üstüne basarak söylüyorlardı muhacir olduğumuzu. Aklım erene kadar kötü bir şey miyiz acaba diye hislenmedim değil. Biraz övünerek söylediklerinden olsa gerektir; onlar Manav’mış, yerliymişler. Neyse ki bizim gibi uzaktan gelen Rizeli, Ağrılı, Erzurumlu, Elazığlı, Bayburtlu ve Artvinli komşularımız da vardı etrafımızda avunacağımız. Laz’dı, Kürt’tü, Dadaş’tı, Gürcü’ydüler. Komşuluk ettiğimiz, gidip geldiğimiz, değişik yemeklerinden yediğimiz ailelerdi. Bu yemek işinde babaannemin anlattıklarından çok etkilenmekle, Gayri Müslim’i nereden bulaydım ha deyince? Ecdadımın farklılıklarla bir arada yaşama becerisi oyununu da değişik şehirlerden olan komşularımız tablosunda tatbik ettim kendimce. Karslı, Ağrılı komşularımızın çeçil peynirlerini, Erzurumlunun mis gibi ketelerini yerken, Bayburt’un dut pestillerini tadarken; Rizeli Nazmiye Teyze’nin karalahana sarmalarını çiğnemeden yutarken. Zaten bizimkilere karşı bizimkiler oluyordum ama olsun. Maksat bir nebze farkın tadını çıkarmaktı.

Kısmetse, ben de bunları anlatsam torunlarıma yarın öbür gün, kâfi gelir mi? Babaannemin hikâyeleri kadar iz bırakır mı? Amma dur sen babaanne dur… Bir On beş Temmuz destanı var ki senin hikâyelerini tersinden okutur. Şimdi vatan-millet demişken ve yazı bitmeden bundan bahsetmesek çok yazık olur. Sen-ben demeden, biz olup ihanete karşı milletçe bir sağlam duruşumuz vardı ki şaşardı senin Plevne şehidi deden. Canını veren verene, çelik tankın önüne serilen serileneydi, ağlardın görsen. Hepimizin mi öteden beri zihninde taşıdığı ve o gece yeri gelmişken tatbik edilecek bir kahramanlık hikâyesi vardı demek ki? Temmuz sıcağında memleket, adeta senin çatır çatır yanan kuzinendi. Şeytan kıvılcımlar yağdırarak düğün yapıyordu Ankara’da ve İstanbul’da. Savdık şükür sala ve salavatla. Breh breh.. diyeceğim yine ki hainlik kusuyordu yanı başımızda kendimizden bildiklerimiz. Öyle kitapları da bayramları da başka değildi üstelik. Yahut biz öyle bilmiştik…

Onu da sormuştum babaanneme… Ne olmuştu da nineleriniz böyle al gülüm ver gülüm yaşarken, niçin birden Rumeli’den Trakya’ya göç ettiniz? Oralardan niçin vazgeçti dedelerimiz? “Büyük başın derdi büyük olurmuş. Osmanlı’nın da nemenem çekemeyeni vardı, kim bilir ne oyunlar oynandı; araya fitne girmiştir, hiç yoksa da göze gelinmiştir” demişti cevabında. Öyledir, yine de fitne girdi, yine de göze geldik.

***

Ne vakittir uyuyan güzeldik biz. Dahilde ve hariçte devletimizin neşvünema bulmasını istemeyenler için pek zararsızdı bu halimiz. Hatta uyutulan güzeldik milletçe, bilmediğimiz ninnilerle üstelik. Bizim ninnilerimiz olsa, uyuturken de büyütürdü hâlbuki… Şükür böyle gitmedi. Asra varacakken uykumuz, bir şeyler değişti. Uyku tutmayan birileri uyuyanları dürttü de irkildik sanki. Birileri… Başta; bir çocuğun kalabalıklar arasından sarılmaya koştuğu, bir şehit ninesinin kemikli bilekleriyle boynuna asılıp ağladığı, bir dedenin hasta yatağından selam gönderdiği birisi… Bizlere seslenirken “Kardeşlerim,” diye başlayan birisi… Şiir şiir, dua dua, gözyaşı gözyaşı bizimle bile birisi. Çok bizden, çok sevdiğimiz. Gözünün yorgun bakışını babamıza benzettiğimiz. Ağabeyimiz olsa idi o derece seveceğimiz. Velhasıl nereden gelip nereye gittiğini bildiğimiz.

Son musibetle de gördük ki milletçe bir olup arkasından yürünecek bir lidere sahibiz. Ve uyandık! Bundan böyle her daim temkinliyiz. Ve evet! Toparlandık; özümüze, birlik ve beraberlikten doğan gücümüze dönüyoruz artık.

 

|| Ülkü Uslu kimdir?

Ülkü Uslu
1969 yılında Kırklareli’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kocaeli’nde, lisans öğrenimini İstanbul Üniv. İletişim Fakültesi’nde tamamladı. Sakarya Üniv. Kamu Yönetimi Bölümünde yüksek lisans yaptı. Bir kamu kurumunda çalışıyor. Yazmak çabasına Kadın Haberleri adlı internet haber sitesinde başladı. SanatAlemi.Net Sitesinin Edebiyat Yarışmalarında hikâye ve hatıra dallarında birincilik ve deneme dalında ikincilik ödülleri aldı. TRT Çocuk Dergisi’nde metin yazarlığı yapmakta. Hikâye, deneme ve söyleşi türlerinde yazmayı seviyor. Divan Şiiri’nin incelik ve zekiceliğine hayran. Evli ve iki kızın annesi, bir de kitabı olabilsin istiyor...

Yorum yaz

Yukarı Git