27 Mayıs Cumartesi, 2017
Duyurular

Roman kaçkınları; çocukluğun öcüleri yani!

/ Ayşei Yasemin YÜKSEL /

Belki de öcüler çocukluğun karanlık koridorlarında kalmadı. Belki de biz büyürken peşimiz sıra takip ettiler adımlarımızı. Öcü değil cici belleniyorlar şimdilerde belki de…

Bir düşünsek, roman kahramanları bugünün kılık kıyafeti içinde yanı başımızda, ete kemiğe bürünmüş halde karşımızda olsaydı! Onların gerilim romanlarından ya da korku  filmlerinden kaçıp günlük hayatın içine sızmış olduklarını anlayabilir miydik? Roman yahut filmlerde anlamak kolaydır, çünkü altı çizilerek yazılırlar, seyredilirler. Oysa hayatta alt yazı bile yok. Şöyle tepeden bakıp her şeyi olduğunca görebilmek de yok. Hayat, sadece koşturmaca bellediğimiz  oyundan ibaretken  kimimiz filmlerin, romanların kahramanlarını kendilerine hayran bırakacak beceride bu oyunda.

Bir film izlemiştim. Çok eski. Siyah beyaz. Konusu hiç eskimeyecek ama. Film, zirvedeki bir aktristin hayatını anlatıyordu. Hollywood’un en tepedeki yıldızı, fazlasıyla kaprisli. Hiç eyvallahı yok kimseye. Bir gün evine üstü başı perişan sefil bir kız nasıl olduysa giriyor. O ihtişamlı evinde bu kızı görünce deliye dönüyor zirvedeki kadın oyuncu. Bağırıp çağırıyor, demediği bırakmıyor. Ancak eşi dahil yanındakiler kıza acıyor. Kadın sakinleşince kıza elini uzatıp yanına alıyor. Kız da minnetten elini ayağını öpecek neredeyse sinema oyuncusunun. Köleden beter hizmet ederken bir yandan da onun hakkında her şeyi öğreniyor. Oyunculuğu da. Ve zaten o eve girerken planladığı şeyi yapıp son adımı atıyor  onca adımdan sonra. Kadının yeni filmdeki rolünü çalıyor. Eşi zaten kıza kapılmıştı.

Öyküsü buna benzer kişilere rastladınız mı? Ben rastladım. Kıyı kasabasında kurulu çok iyi düzeni olan biriyle evlenip işini filan bırakan bizden büyük biriydi. Halleri vakitleri o kadar iyiydi ki ellerinin bakımı evinde yapılırdı. Sonra ellerinin bakımı için gelen kız, o evin yeni hanımı oldu.

Pek alışılmadık karakterlerle dolu romanlar vardır. Diyelim Emily Bronte’den Uğultulu Tepeler. Oradaki tuhaf kişilik Heatcliff de yanlarında büyüyeceği, bir kız bir erkek çocuk sahibi ailenin malikânesine ansızın geliyor. Ve diş bileyerek büyüyor kendisini eve getiren adama, oğluna. Evin kızına da içten içe aşık. Kız da ona ilgisiz değil; ama kendi dengi olmayan böyle biri evleneceği kişi olamaz düşüncesinde. Heatcliff bunu duyunca malikâneden kaçıyor. Üç yıl sonra geri döndüğünde acımasız, düzenbaz ve artık  çok zengin biri. Sevdiği kızı komşu malikânenin oğlu ile evli bulunca intikam peşine düşüyor. Öyle ki kızın evlendiği adamın kardeşi ile evlenip ona eziyet ediyor. Romanın sonunda Heatcliff iki tarafın da mirasına konuyor.

Şimdi bir düşünsek… Farkında olmasak da birileri bir şekilde çıkar sağlamak için sinsice başka birilerine yanaşıyor olamaz mı? Olabilir. Oluyor da. Hatta artık bu çıkar sağlama sanal ortamda da olabiliyor. Sosyal medya hesabından yazmalı alanlara kadar…

Şimdilerde mesela yaşlı bakımını üstlenen kimilerinin bakım karşılığı o yaşlı ile evlendiğini duyuyoruz. Yetişkin çocukları ya bakamadıklarından ya da yurtdışında yaşadıklarından seksenini geçeli çok uzun zaman olmuş yatalak hastalar, kendilerine bakılması karşılığında  evlerini belki de yabancı bakıcılarının üstlerine yaparak evleniyor. Bakıcılar nikâh defterine imza atarken şunu çok iyi biliyor; baktığı adam ölünce kendisine ev dışında bir de maaş kalacak. Evlere girenler sadece yardımcı olmak için olmayabiliyor yani!

Duymuşuzdur, Rebecca diye bir film var. Romandan uyarlama. Romanını ortaokul yıllarımda okumuştum. Filmini yetişkinlikte de seyrettim birkaç kez. Siyah beyaz hayli eski bir film.

Rebecca, çok genç yaşta ölmüş bir kadın. Herkes onu güzelliği ile hatırlıyor. Pek zengin kocası, daha sonra güzel bile sayılamayacak, sıradan bir işteki fakirce bir kızla evleniyor. Kız, iyi ve akıllı. Evdeki tuhaflıkları kısa sürede anlıyor. Gülmez, sert tabiatlı  geçkince kâhya kadından da korkuyor. Evin hanımı sanki yeni evli kız değil de kâhya kadın. O ne derse o oluyor. Evin yeni hanımını azarlamaya kadar vardırabiliyor tavrını. Yasaklar koyabiliyor. Her şeye karışıyor. Kızcağız ezilip büzülürken bir yandan da evliliğini sorguluyor çünkü Rebecca her an onlarla. Kocası hala eski eşini unutamamışken neden kendisiyle evlendiği hakkında bir sürü sorular doğuyor aklında. Hiçbirine cevap bulamıyor.

Sonunda kocasının aslında Rebecca’dan çok çektiğini, kâhya kadının da aslında Rebecca’nın akıl hastası annesi olduğunu öğreniyor. Öyle ki kâhya kadın koca şatoyu yakıyor kendisi ile birlikte.

Böylesi bir kişilik olmaz değil, olabiliyor. İlk ağızdan dinledim hem de. Oğlunu evlendiren kadın,  gelininin az gelirli ailesini küçümsüyormuş. O zamanlar AVMler yok, market sahibi oğlan,  gelirleriyle övünen annesinin avucunun içinde. Sözünden çıkmıyor. Hadi, kadın doğru şeyler söylese de oğlu o doğruları yapsa kimse bir şey demez. Ama gelin kıza bayramlarda dahi ailesiyle görüşmeyi yasaklıyor. Yoksa boşamakla tehdit ediyorlar. Kız çok gururlu. Bunu kaldıramayacak. Katlanıyor. Yedi yıl ailesi ile hiç görüşmüyor. Sonunda evden dışarı da çıkartmıyorlar. Ona da katlanıyor. Bu arada oğlu beş yaşına geliyor. Derken kayınvalide market sahibi oğlunu Almanya’ya gönderiyor. Oğlan orada iş kuruyor. Hatta orada kalabilmesi için Alman bir kız bulup evlenmesini  evdeki gelinine duyura duyura telefonda oğluna öğütlüyor. Oğlu yine çıkmıyor annesinin sözünden. Alman bir kızla evleniyor. Evdeki gelin kızın payına da  düşe düşe olmasın diye onca şeye katlandığı boşanma olayını yaşamak düşüyor. Ve kapı dışarı ediliyor. Sokakta kalakalıyor. Nereye sığınacağını bilemezken ayakları onu baba evine getiriyor. Kendi ailesi kızlarını kapıda görünce her şeyi anlıyor. Bağırlarına basıyorlar.

Kız, baba evine geldikten sonra tek oğlunu hiç göremiyor. Çünkü daha boşanmadan önce oğlanı Almanya’ya kaçırmışlar.

Bir gün kapı çalınıyor baba evine döndükten on yedi yıl sonra filan. Kapıda sarışın, çelimsiz  bir oğlan. Kovulan gelin kızı soruyor. Ve ekliyor “Ben onun oğluyum. Annemi görmeye geldim”. Ağlamaları bitince neden daha önce gelmediğini soruyorlar. Çocuk, o ana kadar çok kötü biri diye bellediği annesinin öldüğünü söylediklerini söylüyor. Ancak halası içindeki vicdan azabına daha fazla dayanamayıp bir fırsatını bulunca gerçeği açıklamış. Ve ne doğru dürüst bir evlilik yaşayabilen ne de değil çocuğunu büyütmek yüzü bile gösterilmeyen kovulmuş gelinin baba evindeki geri kalan hayatı, oğlunun yeniden kapısını çalması beklentisiyle geçiyor.

Çocuklukta hayatta değil romanlar ve filmlerde barınan  öcüler, yetişkinlikte çat kapı yaparak hayatı korku tüneline çevirebiliyor yani!

|| Ayşei Yasemin Yüksel kimdir?

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) Ankara’da doğdu, büyüdü. Kendini bildi bileli okur da yazar da çizer de. Üniversite mezunu. Havacılık sektöründe çalışıyor. İlk çalışmaları gazetelerde yayınlandıktan sonra yazmaya biraz ara verdi. Sektör dergisindeki yazılarının ardından kendi bloğuna, www.acemidemirci.blogspot.com’a sahip oldu. İte kaka, yakınlarının zorlamasıyla yarışlara katıldı. Acemi Demirci rumuzuyla girdiği ilk yarışında ilk derecesini kazandı. Sanatalemi tarafından açılan ”Beş Dalda Edebiyat Yarışı”nda Deneme dalında birinci olurken Anı dalında mansiyon aldı. İki kez de bloğuyla birincilik ödülü kazandı. Konu kısıtlaması olmaksızın her şeyi yazar. Bunu en iyi kendi bloğundaki “Hakkımda” köşesinde anlatmaktadır. Peri Bacaları diyarı şehirlerinden biri olan Aksaray öykülerinden çalışan kadına, metropol sorunlarından köy hayatına dek. Halen Kadın Haberleri adlı internet gazetesinde yazmaktadır. Doğa ve doğallık vazgeçilmezi. Sanat, sanat tarihi, arkeoloji, tarım, bitkiler, ağaçlar, kuşlar ilgilendiği onca şeyden birkaçı. İçerde ya da dışarda gezmek, kendisi için sadece değişik bir yer görmek değil aynı zamanda başka kültürleri tanıyıp çoğunu kendi bloğunda paylaştığı mimari ve doğa ağırlıklı sayısız fotoğraf da çekmektir. Evli.

Yorum yaz

Yukarı Git