25 Ekim Cumartesi, 2014
Duyurular
| Anasayfa / Edebiyat / Edebi Türler / Hikaye / Kırmızı Kurdeleler

Kırmızı Kurdeleler

adsız

Beyza Şen

Ne kadar süredir yürüdüğünü bilmiyordu. Ona günlerce gibi gelse de, sadece bir saat olmuştu. Adımlarını hızlı hızlı atıyordu. Kafasının içindeki sorularla boğuşuyordu.

“Acaba bu sefer beni dinleyecek mi? Acaba yıllar sonra beni gördüğüne sevinecek mi? Acaba hiç değişti mi? Acaba? Acaba? Acaba?..”

Bu acabalar bitecek gibi görünmüyordu.

Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Belli ki yorulmuştu. Daha fazla yürümeye mecalinin kalmadığını anlayınca, bir banka oturdu. Bakışları daldı uzaklara doğru. Gökyüzünün ve denizin birleştiği ufuk çizgisine bakıyordu. Yer ve gök bile bir yerde birleşiyordu. Sonra kendi sesini duydu:

- Yolları tamamen ayrı olan insanlar bile, günün birinde, herhangi bir yerde tekrar karşılaşabilir mi?

Cevabını bilmiyordu. Uzun zamandır görmediği, ama yüreğindeki değeri değişmeyen birini göreceği için heyecan duyuyordu. Kalbi çok hızlı çarpıyordu. Elleri buz gibi olmuştu ve titriyordu. Ellerini ovuşturmak istediğinde fark etti ki, şemsiyeyi hâlâ sımsıkı tutuyordu. Sanki uçmasından, çok uzaklara gitmesinden korkuyordu. Yıllardır gözü gibi korumuştu onu. Her yağmurda bu şemsiye uzaklardakini aklına getiriyordu. Ve bugünü özel kılan, yıllardır görmediği uzaklardakini tekrar görecek oluşuydu.

Saatine baktı. 13:00’da buluşacaklardı, daha yarım saat vardı. Oturduğu banktan kalktı. Bu sefer yavaştı adımları. Sanki onu ilk görüşü ne kadar geç olursa, son görüşü de o kadar geç olacaktı. Pastanenin önüne geldiğinde, elleri titreyerek kapıyı açtı. İçeriye çekingen bakışlarla göz attı. Onun daha gelmediğini anlayınca, derin bir nefes aldı. Oturmak için seçtiği masa tabii ki cam kenarıydı. İçinden “Sakin olmalıyım” diye geçirse de, yılların biriktirdiği özlem buna engel olamadı.

Sandalyeye oturduktan sonra başını kaldırıp, etrafı incelemeye başladı. Duvarlar iri iri taşlardan yapılmıştı ve yaklaşık birer metre aralıklarla tablolar vardı. Bir tanesinde güneş batarken yere düşen bir sonbahar yaprağı, başka bir tanesinde yemyeşil bir ormanda ağaçların arasından parlayan gökkuşağı, bir diğerinde ise orkidenin üzerine konmuş kelebek resmi vardı. Sonra masalara indi bakışları. Beyaz, ince demirlerden oluşmuş masa ve sandalyelerin şekilleri kıvrım kıvrımdı. Masaların üzerinde perdelerle aynı, pudra pembesi çiçeklerden oluşan masa örtüleri vardı. Her masada beyaz mumlar ve bir demet papatya vardı. Yerler ahşaptı. Bu pastanenin yıllardır hiç değişmediğini anladı. Buraya en son on beş yıl önce gelmişti ve o zaman nasılsa, şimdi de her şey aynıydı. Çantasının içinden büyükçe bir kutu çıkardı. Kutu, pudra pembesiydi, üzerinde beyaz minik puantiyeler vardı. Yıllardan beri her gün, bıkmadan usanmadan yazdığı buruşmuş kâğıtlardaki notlara baktı.

“Bugün seninle Büyük Ada’ya gittik. Adanın girişinden bir sürü balon aldık. Adanın en tepesine kadar yürüdük. Çok yorucuydu ama güzeldi. Oradan bütün balonları gökyüzüne doğru bıraktık. Acaba nereye gittiler merak ediyorum…”

“Bugün sen, bana büyük bir sabırla bisiklet sürmeyi öğretirken, ben düşüp kolumu kırdım. Doktor iki aydan önce iyileşmeyeceğimi söyledi. Ama olsun ben de öbür elimle yazarım. Biraz kötü olsa da, hiç yazmamaktan iyidir, değil mi? “

“Bugün ikimiz de birer saksı alıp, petunya tohumu ektik. Acaba hangi renkte açacaklar? Penceremin kenarına koyacağım çiçeğimi…”

“Bugün annemin misafirler için yaptığı pastayı alıp, sahil kenarına kaçtık. Hepsini yedik. Tabii eve gittiğimde annem pastanın yokluğunu fark etmişti, ilk işi bana sormak oldu. Ben de itiraf ettim, hepsini seninle yediğimizi. O da bırakmasaydı o güzelim pastayı öylece masanın üstünde değil mi ama? “

 

Sonra gözü fotoğraflara ilişti. Bir tanesinde deniz kıyısında kumların üzerine oturmuşlar, ikisinin üzerinde de birlikte aldıkları elbise, kumaşı ekoseli. Bir başkasında ise hanımeli ağacının altında durmuşlar, mutlulular, ellerinde piknik sepetleri. Son olarak ise kırmızı kurdeleye takıldı eli. Her şey bu kırmızı kurdeleyle başlayıp bitmişti. Bugün, burada, hâlâ o kurdeleyi sakladığını söyleyecekti. Kolay değil, birlikte on yıl zaman geçirmişlerdi.

Kendisi, bundan yıllar yıllar önce, daha beş yaşındayken, pencereden dışarısını izliyordu. Karşıdaki iki katlı ahşap eve birileri taşınıyordu. Kendi yaşlarında, elinde bir ayıcıkla, etrafı izleyen tıpkı kendisi gibi minik bir kız çocuğu… Derken bakışları buluştu. Birbirlerine gülümseyen iki yüz, arkadaş bulmanın sevinciyle mutluydu. Merdivenleri hızlı hızlı inip, o minik kız çocuğunun yanında aldı soluğu.

- Artık burada mı oturacaksınız, diye sordu. Ve bir yandan minik kız çocuğunu inceliyordu. Yemyeşil gözleri, cıvıl cıvıl bakıyordu. İki kuyruk yapılmış saçlarından kırmızı kurdeleler sarkıyordu.

- Evet, annemler artık burada oturacağımızı söylediler. Siz de şu evde mi oturuyorsunuz, dedi, karşıdaki evi göstererek.

- Hı hı. O zaman arkadaş olalım seninle. Her gün oyun oynarız, bizim evin bahçesinde.

Gülümsediler birbirlerine. O kırmızı kurdeleli minik kız çocuğunun hayatında önemli bir yer edineceğini daha o gün anlamıştı belki de. Sonrasında yaşadıkları acı tatlı ne varsa, hep birliktelerdi tam on sene. Bütün kalbiyle inanmıştı onun hiç gitmeyeceğine. Kurdukları hayalleri, biriktirdikleri anıları vardı birlikte.

Kırmızı kurdeleli minik kız çocuğu piyano çalmaya başladı ve yıllar geçtikçe daha güzel çalıyordu. Günde birkaç saatini sadece piyanoya ayırıyordu. Parmakları piyanonun tuşlarıyla buluşunca, sanki bulutların üzerinde uçuyordu. Kendisi de hikâyeler yazıyordu. Odasının her yeri minik notlarla, kime yazıldığı belli olmayan mektuplarla, hikâyelerle doluydu. Hep kendini iyi bir yazar olarak düşlüyordu.

- Merhaba.

Onun sesini duyunca geçmişe doğru çıktığı yolculuktan bugüne geldi. Sesin geldiği yöne doğru başını çevirdi. Onun bakışı, onun sesi, onun çehresi… Hiç değişmemişti. Heyecandan ne diyeceğini bilemedi.

- Merhaba, hoş geldin, dedi. Sesi titrese de yüzünde yıllardır beklediği anın gelmesiyle oluşan mutluluk vardı.

Sarılmak için oturduğu yerden ayağa kalktı. Ona doğru birkaç adım attı. Ama karşısındaki tokalaşmak için elini bile uzatmadı. O zaman anladı, tıpkı dışı gibi içindeki kırgınlığı da aynıydı. Demek ki zaman hiçbir şeye ilaç olamamıştı. İnsanların durmadan sığındığı, bir çare olarak gördüğü zaman, değiştirememişti olanları. Gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyordu anıları. İki insan birbirini çok severken, asla ayrılmamaya sözler verirken, nasıl olur da bütün ipleri koparırlardı? Nasıl olur da hiç gitmeyecekmiş gibi gelen insanlar, günün birinde sana uzaktan el sallarlardı?

- Nasılsın görüşmeyeli, dedi uzun zamandır beklediği insan, oldukça soğuk bir ses tonuyla. Görüşmeyeli tam on beş yıl olmuştu oysa.

- İyiyim, iyiyim. Asıl sen nasılsın, dedi, onun soğuk ses tonuna inat sımsıcak bir sesle.

- Ben de iyiyim, teşekkürler, dedi yine soğukluğunu koruyarak.

- Ne alırsınız, diye sormasıyla garsonun, ortamdaki gerginlik azıcık yumuşadı.

- İki tane kahve, ama biri sekiz şekerli olabilir mi, dedi.

- Unutmamışsın sekiz şekerli içtiğimi dedi, uzun zamandır beklediği insan. Sesi hâlâ soğuktu.

- Evet, unutmadım. İnsan çok sevdiği birisinin her şeyini ezbere bilir çünkü, dedi gülümseyerek.

- Evet, haklısın, dedi karşısındaki. Biraz soğukluğu geçmişti sanki.

- Neler yapıyorsun şimdi? Memnun musun hayatından?

- Piyano öğretmeniyim.

- Piyanodan vazgeçmemişsin. Eskiden de saatlerce bana bestelerini dinletirdin.

- Evet, vazgeçmedim. Peki sen? Yazıyor musun hâlâ?

- Evet, yazıyorum hâlâ. Hatta uzun zamandır hayalini kurduğum kitabımı yazıyorum şu anda, dedi gözleri ışıldayarak.

- Ya, öyle mi? Eskiden de her gün bir şeyler yazardın. Hatta bir keresinde elektrikler kesilmişti, ama sen mum yakıp yine de yazmıştın.

- Bak senin de unutmadığın bir şeyler varmış demek ki, dedi gülümseyerek.

Gözleri daldı. Belki o da hiçbir şeyi unutmamıştı. Bilemezdi içinde olanları.

- Aslında…

O anda kahveler gelince, konuşması yarım kaldı. Kahveleri alınca, onun ne diyeceğini merak ederek;

- Evet, aslında?

- Önemli değildi, boşver.

Sessizlik oldu. O an fark etti, onu ilk gördüğünde saçlarından sarkan kırmızı kurdeleler, şimdi bileğinde duruyordu. Yüzünde garip bir tebessüm oluştu. Konuşmak istediği çok şey vardı, ama nasıl başlayacağını bilemiyordu. Açıklamak istedi her şeyi, yıllardır bu günü bekliyordu. Dostluklarını bozan o güne tekrar dönüp, her şeyi baştan yaşamak istiyordu. Bir şeyleri değiştirmeyi diliyordu.

 

Aylardan nisandı. Erguvanlar daha yeni açmaya başlamıştı. Çok hafif bir rüzgâr vardı. Odasının penceresi yarım açıktı. Dışarıda ötüşen serçeleri dinliyorlardı.

- İçimde garip bir sıkıntı var, nedenini bilemiyorum dedi, yine elinde kırmızı kurdelesi vardı.

- İstersen sahile gidelim, hem dondurma yeriz. Bak hava hafif güneşli, çok sıcak değil, dedi onu neşelendirmeye çalışarak.

- Evden çıkmak istemiyorum. Sanki bu evde geçirdiğim son günmüş gibi geliyor, dedi kırmızı kurdeleyi parmağına dolayarak.

- Sana öyle geliyor. İstersen bize gel, akşama misafir gelecek. Hem annem sarma yaptı, börek yaptı, pasta yaptı. Hem bak çok komik insanlar, kafan dağılır. Ayrıca beş yaşından beri kırmızı kurdeleyi yanından ayırmıyorsun. On sene olmuş resmen, bütünleştin artık o kurdelelerle!

- …

- Ama yapma böyle, gülümse biraz, demesiyle hava bir anda karardı. Nisan yağmuru yağmaya başladı.

- Aaa yağmur yağıyor diye devam etti, onu neşelendirmek istedi.

- Bir şey yapmıyorum ki, içimde garip bir sıkıntı var, elimde değil, dedi somurtmaya devam ederek.

- Hadi gidiyoruz kalk bakalım hanım efendi, dedi onun kolundan tutarak.

- Gelmeyeceğim işte, zorlamasana, dedi kırmızı kurdeleyle oynamaya devam ederek.

- Hayııır, geleceksin, çabuk kalk bize gidiyoruz, dedi kolundan çekiştirmeye devam ederek.

- Offf, niye bu kadar inatçısın? Gelmek istemiyorum işte.

- İnatçı olan ben miyim? Koca bir gün şu odadan hatta yataktan dışarı çıkmadın ki. Kalkıp giyiniyorsun şimdi, aşağıda bekliyorum seni, dedi odadan çıkarken.

- İyi iyi tamam. Ama şemsiyemi al yolda ıslanmayalım bari, dedi şemsiyeyi ona verirken. Ördekbaşı yeşili olan şemsiyenin üzerinde beyaz, minik çiçekler vardı.

- Tamam da alt tarafı bizim eve geçiyoruz, iki adım yol ama gören de bir saat yol yürüyeceğiz sanacak, dedi gülerek.

- Hem beni zorla götürüyorsun, hem de gülüyorsun, şuna bak ya…

Karşı eve geçtiklerinde, onu neşelendirmek için çok uğraştı. Taklitler yaptı. Ama alamadı sıkıntısını. Güldüremedi, mutlu edemedi, başarılı olamadı.

- Artık pes etmeyecek misin? Olmuyor işte, gülemiyorum. Bir şey var, içimi sıkıyor. Gittikçe de büyüyor. Keşke gelmeseydim, evde kalsaydım, dedi karşıdaki evine bakarak.

- Pes falan etmiyorum. Hem her gün evindesin, bu gece bizde kal ne olur sanki? Şimdi sana şiir okumamı ister misin, dedi gülümseyerek.

Kitaplığına doğru yöneldi ve bir şiir kitabı aldı. Gözlerini kapatarak, herhangi bir sayfayı açtı:

 

“… Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır…”

 

O anda büyük bir ses duyuldu. Elindeki kırmızı kurdeleyle olduğu yerde kalakaldı, sanki damarlarındaki kan dondu. Çok kötü bir şey olduğunu hissediyordu. Büyük bir ateş iniyordu beyninden kalbine doğru. Gözlerini bile kıpırdatamıyordu. Çığlıklar duyuyordu. Sokaktan gelen milyonlarca ses başının içinde uğulduyordu.

 

- Yangın var, yangın!

- Aaa beyaz, ahşap ev cayır cayır yanıyor!

Beyaz, ahşap ev… Şu anda, ailesinin içinde olduğu beyaz, ahşap ev…

- Aman Allah’ım! İnsanlar içeride mi ki?

 

Uyandığında hastanedeydi. Kırmızı kurdele hâlâ avucunun içindeydi. Kolunda bir serum vardı, başucunda ise yangından kurtulmasına vesile olan kişi. Ama o, bunun farkında değildi. Bütün suçu ona yükleyecekti. Kendini avutmak için, suçlaması gerekiyordu başka birilerini.

- Uyandın çok şükür, dedi yatağın ucunda, ayakta duruyordu.

- Annemler öldü değil mi, diyebildi sadece. Narkozun etkisi vardı sesinde.

- …

- Artık senden nefret ediyorum, dedi sesinden öfke akarak.

- Anlamadım, dedi sesi titreyerek.

- Sana dedim, evden çıkmak istemiyorum, gelmek istemiyorum dedim. Beni zorla götürme dedim, diyerek hıçkırarak ağlıyordu ve bir o kadar da bağırıyordu.

- Hayır, yanlış düşünüyorsun. Kızgın olduğun için böyle söylüyorsun, dedi arkadaşının elini tutmaya çalışarak.

- Artık seni görmek istemiyorum. Hayatımın geri kalanında adını bile duymak istemiyorum. Seni artık yanımda istemiyorum, dedi elini hışımla çekerek.

- Öfkeni kusacak birilerini arıyorsun, o yüzden böyle söylüyorsun.

- Senin yüzünden. Senin yüzünden. Senin yüzünden…

- O yangını ben çıkarmadım ki! Niye suçluyorsun beni?

- Onları son kez görmeme sen engel oldun. Belki evde kalsaydım, o yangın hiç…

- Eğer o yangın çıkacaksa, öyle ya da böyle yine çıkacaktı. Sen evde olsan da bir fark olmayacaktı.

- Çık dışarı ve bir daha gelme!

Bu, onu son görüşü oldu. Ertesi gün hastaneye geldiğinde, o yoktu. Sadece yatağın üzerinde kırmızı kurdelenin diğer eşi duruyordu. Belli ki unutmuştu. Yıllarca arasa da, bir daha hiçbir yerde bulamadı onu. Bütün akrabalarına teker teker sordu. Ama cevap yoktu. Yerini bilseler de, hepsi kendisine yalan söylüyordu. Bütün aramaları cevapsız kalıyordu.

 

Onu son görüşünden sonra on beş yıl geçmişti ki, bir gün eve geldiğinde, posta kutusuna sıkıştırılmış bir broşür gördü. “Kırmızı Kurdeleli Notalar” adlı bir müzik evinin kursları hakkında bilgi verdiği bir broşürdü. “Kırmızı kurdele mi?” diye mırıldanarak göz gezdirirken, yıllardır aradığı kişinin adını gördü. Önce isim benzerliğidir diye düşündü. “Ama ya oysa?” sorusu kafasının içinde sürekli döndü.

Ertesi gün broşürde yazan numarayı çevirdi. Telefonun ucundaki ses, onun sesiydi. Aynıydı hâlâ, incecikti. Ona adını söyledi. Öncelikle aldığı cevap, kocaman bir sessizlikti. Ama yılmadı, ne olursa olsun, onunla görüşmek istediğini söyledi. Yıllardır onu aradığını, ama hiç bulamadığını söyledi. Nihayet buluşmak için ikna etti. Bu ikna birlikte geçirdikleri on beş yılın hatırı içindi. Ve karşısındaydı şimdi…

- Senin suçun olmadığını biliyorum, dedi dışarıdaki yağmuru izliyordu. Biliyorum, ama o zaman öfkemi birilerine kusarak rahatlayacağımı düşünüyordum. Ve o gün evden beni çıkardığın için sana nefret değil, teşekkür borçluyum.

Sessizlik devam ediyordu.

- Kalben inanmadığım bir şey yüzünden yıllardır seni suçladım. Üstelik hiçbir suçun yokken bunu yaptım. O gece beni neşelendirmek için bir dost olarak elinden geleni yaparken, ben sadece sana kızdım. Eğer beni zorla o evden çıkarmasaydın, ben şu anda çoktan toprağın altında çürümüş olacaktım. Ama en yakınlarımı kaybetmenin acısıyla, bir suçlu aradım. Ve…

- Tamam, daha fazla kendini yorma, dedi arkadaşının elini tutarak. Evet, seni anlayamam, çünkü insan hiçbir şeyi yaşamadan anlayamaz bu hayatta. Ama madem anladın gerçeği, niye ulaşmaya çalışmadın bana, dedi merak dolu gözlerle.

- Adına ister gurur de, ister kibir de, ister cesaretsizlik… Ama tam on beş yıl kaybettik.

Kutuyu çıkardı masanın üzerine. İçerisinden notları, fotoğrafları, sakladıkları eşyaları ve kurdeleyi çıkardı.

- Aaa bu kurdelenin teki sende miydi, dedi, elindeki diğer kurdeleyi göstererek.

- Evet, tekini hastanede unutmuşsun, dedi gülümseyerek. Şimdi sana iade etme vakti, diye ekledi.

Birlikte notları okumaya başladılar.

“Bugün öğrendik ki ektiğimiz petunyalar tutmayacakmış, çünkü yanlış mevsimde ekmişiz. Yazın ekilmezmiş, kış sonunda ekilirmiş. Ne hayallerle almıştık o tohumları…”

“Bugün annemler gece uyuduğumuzu sanınca, biz yastık ve yorganlarımızı alarak bizim bahçeye çıktık. Yıldızları izleyerek bütün gece sohbet ettik. Tabii annemler sabah öğrenince biraz kızdılar…”

 

- Bu geceyi hatırlıyorum. Hatta iki gün sonra ben hasta olmuştum, dedi elindeki kırmızı kurdeleyle oynayarak.

- Bak burda ne var, dedi yerdeki şemsiyeyi alıp, ona göstererek.

- Şemsiyemin sende kaldığını biliyordum, ama hâlâ saklayacağını tahmin edemiyordum, dedi gülümseyerek.

- Ama sakladım. Ben aslında her şeyi sakladım. Her şeyi, kafamın içinde sandıklara kaldırdım, dedi gülümseyerek.

- Keşke, gururu bir kenarı bırakıp daha önce sana ulaşmaya çalışsaydım.

- Hayatımdaki en önemli değişikliklerden birisi şu ki; lügatimden çıkardım “keşke” kelimesini. Keşke diyerek düzeltemeyiz çünkü geçmişimizi, diyerek gülümsedi.

Masadan kalktılar. Şemsiyeyi açıp, “keşke” yerine “iyi ki” olan bir yolda yürümeye başladılar.

|| Editör kimdir?

Editör
Bizim Semaver Editörü Haberleriniz için haber@bizimsemaver.com, yazı ve şiirleriniz için yazi@bizimsemaver.com adreslerinden bize ulaşın.

Yorum yaz

Yukarı Git