20 Ağustos Pazar, 2017
Gözün Yetmediği Ufuklar

Gözün Yetmediği Ufuklar

Ayşei Yasemin YÜKSEL

Gözardı etsek de dünyanın  acı katkılı  gerçeklerinden biri de her çocuğun ileride çocukluğunu hatırlayabilecek yaşlara erişemeyecek olması. Anımsamak, belli bir yaşanmışlığa sahip olmak anlamlı. Anı demek, yol almışlık demek o halde. Anıların kâh yolun tozu altında görünmez kâh zirvelere erişip her an göz önünde olduğu bir seyir demek. Zorlu, çetin ya da alelusul.

Hatırlananlar sonuna nokta gelmiş cümleler gibidir. Arkası yoktur. Tıpkı çocukluk, öğrencilik, gençlik gibi. Hatırlanacaklar da cümlelerdeki virgülden sonrasına benzer. Tümce virgüle kadar gelmiştir ve gerisi henüz yazılmamıştır.  Çocukluğu hatırlamak çoğu kez anlatmalara doyulamayan yaşanmışlıkken gelecek ufuklara bakmaktan  köşe bucak kaçıyoruz. Şimdiki çocuklar ileride ağaçtan düşmeli, tırmanmalı, toz toprak hatta çamur içinde kalmalı, otların arasında kelebek kovalamacalı bir geçmiş hatırlamayacak olsa da önceki kuşağın çocuklukları hakkıylaydı mutlak. Düşünce yelkenimiz hep geçmişe ilerlerken, bizi bekleyen ufka yelken açmayız nedense.

Şimdilerde orta yaş artık altmıştan başlasa da tek yaş, gerçek yaşımız, ruhsal yaş, kemik yaşı değil, biliriz. Akıl yaşı var, formülü olan zeka yaşı var.

Yeni bir yaş, yeni duraklara yol almaktır. Bu sıçrama, aslında fiziki konularda gerileme. Ancak yaşananlardan öğrenebildiysek, getirisi de var; deneyim. Deneyim, bizleri geçmişe daldıran oksijen tüpü  aynı zamanda. Eskilere dalmayı severken geleceğin barındığı ufukları gözden kaçırırız. Açık seçik seçilemeyen ufuklar, gelecek günlerdir. Yeşil bir ada mı, bir korsan gemisi mi beklemekte,  fırtına mı yoksa  alizeler mi karşılayacak bizi bilinmez. Bilinen, ömrü olan o ufuklara varacaktır. Görmezden geldiğimiz bir geleceğimiz var yani açıklarda. Kulaç kulaç yüzdüğümüz o ufuk, yaşlılıktır. Şu anın tadındayken, ağız tadının hep bu demde süreceğini sandığımız  olur.

Metropol ortamında seksenlerini geçmiş insanların hali, eskilerin haline bakınca acınasıdır. Metropol demek, yeşilin, bahçenin, komşuluğun yutulduğu, evlatların değil aynı semtte, kentte, ülkede, kaç kilometre ötelerde yaşaması demektir.  Metropolde yoğrulup gitmek, savrulmak demek. Hiçbir  fırtına metropolün estiğinden şiddetli olamadı insan hayatında şimdiye dek.  Metropolde yaşayanların yalnızlığı giderek kaçınılmazken yaşlı yalnızlığı kadere dönüşmüş halde. Evlatları yaşam mücadelesinde olan yaşlılar, dört duvar arasında hallerinin hatırlarının sorulacağı haftanın tek bir gününü beklemekte belki de. Arayan soranları olanlar, kendilerini şanslı bulmaktalar. Yaşlılık, eldeki her türlü sermayenin harcandığı saat demek. Parası olsa bile yapayalnız bir yaşlı için tehlikeli bile olabiliyor bu.  Kaldı ki para, yalnızlığa çare değil. Yaşlılar her yerde; eğer bir selam verip konuşmak istersek. Parklarda, komşu kapının arkasında ya da en çok hastanelerde.

Şu sıralar hastanelerdeyim. Gidilir ya hani göz kontrolüne, dişlerinizden tümden bir bakılmaya kadar. Öyle bir gidişte tanıdım  dün yetmiş dört yaşında; ama yaşını tersten okumak gerecek kadar genç gözüken o müthiş hanımla. Ankara’nın Bahçelievleri’nden. İş yerleri, kafeler, oto galeriler, park sorunu derken soluk alınamaz, herkesin gezmeye geldiği yer olduğundan da nüfusu yaz mevsiminde sahil kentlerinin ikiye katlaması gibi yaz kış ikiye katlanan Bahçelievler’de sıkça rastlanan hanımlardan. Artık boyatmadığı kısa saçları ne gri ne de tam beyaz. Gözlüklü. Ama bu gözlük vaktinde de o burnun üstündeymiş hissi veriyor. Son yıllara özgü değil besbelli.

Aksayan çok şeyimiz var her ortamda, biliriz. En basiti sıra beklemekten trafik kurallarını umursamamaya dek. Uluorta sigara içip  çoluk çocuk, kalp hastası demeden herkesi dumana boğmak gibi.  Böyle bir aksaklığı son derece kibar ve ölçülü bir şekilde hatırlatırken hemen yanındaki bana dönüp “ah ahh” dedi. Böylece başladık konuşmaya oturduğumuz yerde.

Yirmi yıl önce yorulup emekli olmuş. Türkiye’nin ilk yazılımcılarındanmış. Bin dokuz yüz altmış beş yılında başlamış bu konu  bizde ilk. Bilgisayarlarıyla gelen şirket, bunları kullanacak yetişmiş insan gücü olmadığından kendi yetiştirmeye karar vermiş. İki yıl boyunca seçtiği kişilere  kurs vermiş. O zamanlar bir odayı kaplayan büyüklükte, yavaş, kapasitesi kısıtlı  bilgisayarların. Oda büyüklüğündeki bilgisayarlardan sivri arkalı masa üstü kişisel bilgisayara sonra da diz üstü, tablet ve  cep telefonuna geçişleri anı anına yaşamış. O kadar doymuştu ki bilgisayar içeren konulara.

Eşini çok erken kaybetmiş. İki çocuğundan kızı da oğlu da denizaşırı başka ülkelerde yaşıyormuş. Kendisi buraları bırakmak istemiyor. Ama dünyayı gezmiş iş gereği veya kendisi giderek. Yani sandıklar dolusu birikim. Görgü. Hepsini fazlasıyla edinmiş. Başka anakaralarda yaşayan çocuklarından bir beklentisi yok, onların mutlu olmasından gayri. Hala çok dinç, aklı yerinde, kültürlü ve görmüş geçirmiş. Aklını kullananlardan yani ufku görmezden gelmeyenlerden. Ara sıra diplere dalsa da her su üstüne çıkışta ufkun oralarda bir yerde olduğunu biliyor. Ve geleceğe çürük basamaklara basmadan ilerliyor.

İstanbul’da bir evi varmış. Hatırlı bir semtte. Bu sayede, babalarını kaybeden belli bir yaştaki çocukları yüz elli yılı geçkin zamandır okutan köklü bir dernek ile bağı oluyor. Hikâyenin bu kısmını fazlaca anlatmak istemiyorum. Böylece bir gün kendi başına yetemez olduğunda sık sık değiştirilmek zorunda kalınan yabancı bakıcıların ellerindeki yaşlıların haline düşmeyecek. O bağ, eğer gerekirse  bakımını akıl edilemeyecek bir titizlik ve özenle üstlenecekmiş.

Bahçelievler’de çokça tanıdığı varmış. Biz konuşurken bile kaç telefon geldi işleri bitince görüşmelerini isteyen. Hastane çıkışı kadim dostları, arkadaşlarıyla görüşecekti.

Yalnız; ama yalnızlığını gündüzleri evine kilitliyor. Akşam dönünce çiçekleri, kitapları, çocuklarıyla görüntülü konuşma, bazen yakınlardaki arkadaşlarıyla kısa bir gece oturması derken vakit geçiyormuş. Formüle etmiş hayatını. Ufka emin adımlar atmak için elinden geleni yapıyor, yapmış. Gerisi Allah’a kalmış elbette.

Gözler şimdi ufuktan çok uzak. Oysa her yaş için bir ufuk var. Öğrencilikten  sonrasında atılacak adımlara dek. Tek gereken gözleri belki de cep telefonlarından, bilgisayar oyunlarından, vitrinlerden ya da  oyalayıcı her şeyden kaldırıp ileriye bakmak.

Elbette kimisinin ufukları sis altında, gözükmez halde. O zaman tek ufuk var; akşam sofraya  bir tencere çorba ile  ekmek koyabilmek. Çemberin içindekiler  olarak an, çemberin ucuna yani ufuklarımıza  bakıp bakmadığımıza bakma anı aslında. Geç olmadan.

|| Ayşei Yasemin Yüksel kimdir?

Ayşei Yasemin Yüksel
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) Ankara’da doğdu, büyüdü. Kendini bildi bileli okur da yazar da çizer de. Üniversite mezunu. Havacılık sektöründe çalışıyor. İlk çalışmaları gazetelerde yayınlandıktan sonra yazmaya biraz ara verdi. Sektör dergisindeki yazılarının ardından kendi bloğuna, www.acemidemirci.blogspot.com’a sahip oldu. İte kaka, yakınlarının zorlamasıyla yarışlara katıldı. Acemi Demirci rumuzuyla girdiği ilk yarışında ilk derecesini kazandı. Sanatalemi tarafından açılan ”Beş Dalda Edebiyat Yarışı”nda Deneme dalında birinci olurken Anı dalında mansiyon aldı. İki kez de bloğuyla birincilik ödülü kazandı. Konu kısıtlaması olmaksızın her şeyi yazar. Bunu en iyi kendi bloğundaki “Hakkımda” köşesinde anlatmaktadır. Peri Bacaları diyarı şehirlerinden biri olan Aksaray öykülerinden çalışan kadına, metropol sorunlarından köy hayatına dek. Halen Kadın Haberleri adlı internet gazetesinde yazmaktadır. Doğa ve doğallık vazgeçilmezi. Sanat, sanat tarihi, arkeoloji, tarım, bitkiler, ağaçlar, kuşlar ilgilendiği onca şeyden birkaçı. İçerde ya da dışarda gezmek, kendisi için sadece değişik bir yer görmek değil aynı zamanda başka kültürleri tanıyıp çoğunu kendi bloğunda paylaştığı mimari ve doğa ağırlıklı sayısız fotoğraf da çekmektir. Evli.

Yorum yaz

Yukarı Git