3 Eylül Çarşamba, 2014
Duyurular
| Anasayfa / Duyurular / Gelecekte Şaheser Romanlar Anadolu’dan Çıkacak

Gelecekte Şaheser Romanlar Anadolu’dan Çıkacak

GetAttachment (2)

Mehlika Aydın (Sanatalemi.net)

ESKADER’in Ağaç Kültür Merkezi ile birlikte gerçekleştirdiği Fatih Sohbetleri’nde konuşan Prof. Dr. Durali Yılmaz, “Romanda dikkat duyarlık ve kültür bir arada olmalı.” dedi.

Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER)’nin Ağaç Kültür Merkezi ile birlikte gerçekleştirdiği Fatih Sohbetleri, her hafta değerli bir yazar ve kültür insanını ağırlamayı sürdürüyor. Geçtiğimiz Cumartesi günü romancı ve akademisyen Prof Dr. Durali Yılmaz’ı ağırladı. Roman sanatı ile ilgili inceleme eserleri de bulunan Durali Yılmaz’ın roman yazarlığı, geçmişten günümüze roman anlayışımız ve gelecekte romanın ne olması gerektiği ve ne olabileceği ile ilgili öngörülerinin de dile getirildiği ve nükteli üslubu ile renklenen toplantı, roman sanatını her yönüyle ele alındığı bir sohbet oldu. Dinleyenlerin de sohbete dahil olarak sorular sorduğu programı, Sanatalemi Yazıişleri Müdürü Elif Sönmezışık yönetti.

Prof. Dr. Durali Yılmaz’ın kısa özgeçmişini aktaran ve eserlerinden bahseden Elif Sönmezışık, Yılmaz’ın roman sanatı konusunda incelemelerde bulunan ve aynı zamanda bu alanda eserler kaleme alan önemli bir yazarımız olduğunu söyleyerek sözü Durali Yılmaz’a bıraktı.

YAZMADAN YAŞAYAMAMAK…

Roman ve diğer edebi türlerin yazılış teknikleri ile ilgili Batı’da birçok kitap yayımlandığını söyleyen Prof. Dr. Durali Yılmaz, Türkiye’de bu tür kitapların yaygınlaşamadığını dile getirerek buna rağmen artık fabrikasyon roman denilebilecek biçimde belirli konular etrafında sayısız roman yazıldığını ve formüller çerçevesinde bu romanların ortaya konduğunu ifade etti. Oysa ki yazma eyleminin belirli şartlar dahilinde gerçekleştiğini anlatan Yılmaz, “Nasıl yazar olunur?” sorusunun cevabını vererek roman sanatının hakkını vermeye yönelik yol haritası çizdi:

“Yazarlık yazmadan yaşayamamak demektir. Ard arda roman yazarak piyasaya sürenleri ise bu noktada anlamak mümkün değil. Yazdığınızın sizi etkilemesi gerekir. Öyle ki Sait Faik rahatsızlığından ötürü doktoru tarafından yazmaktan men edilmiştir. Sait Faik de verdiği aradan sonra der ki, ‘Kâğıt aldım, kalem aldım, yazmasam çıldıracaktım.’ Kalem sizin organınız olmuşsa, o zaman yazarlık başlıyor. Bu yetenek vardır, ancak şaheser nasıl ortaya konabilir? Bunun şartlarını belirleyenler vardır. Stendhal, Maupassant’ın hocasıydı. Bir seferinde onu kâğıt kalemle bir ağacın yanına gönderdi. Başlangıçta sadece ağacı gördüğünü söyleyen Maupassant üç gün sonra kendini ağaç gibi hissettiğini söyleyince Standhal artık yazarlığın başladığını söylemiştir o aşamada… Hiç kimsenin görmediğini görmek, fark etmediğini fark etmekle yazarlık başlıyor. O fark edilenin ifade edilme biçimi ve empati yazarlığın temelini oluşturuyor. İkinci aşamada ise sözlük okumak gerekir. Ezberleme endişesi taşımadan okunmalı… Kelime hazinesinin gelişmesi şart.”

EŞYA İLE BÜTÜNLEŞEBİLENLERİN ŞAHESERLERİ VAR…

Roman yazarlığının ise tarihsel sürecine değinen Durali Yılmaz, önceleri olan biteni dışarıdan anlatmayı tercih eden yazarların, yerini roman kahramanlarının gözü ile anlatanlara bıraktığını ve bunun daha doğru bir yaklaşım olduğunu belirtti. “Her olayın kahramanların gözü ile anlatılması lâzım.” diyen Yılmaz, Balzac romanından örnek vererek kişilerin gözüyle mekânları anlatmanın isabetli bir yaklaşım olduğunu söyledi. Romancılarımız üzerinden karşılaştırmalar yaparak konuyu detaylandıran Durali Yılmaz, “Tanpınar, mekânı anlatabilecek kahramanlar kurgulamıştır. Sırf Boğaziçi’ni anlatmak için Mümtaz’ı (Huzur) oraya gönderiyor. Eşya ile bütünleşmeden roman yazılması mümkün değildir.” diyerek yazarın yazdığı kahramana da âşık olarak onunla bütünleşmesi gerektiğini belirtti. Dostoyevski’nin roman kahramanlarından örnekler veren Yılmaz, Dostoyevski’nin kahramanları ile barışık ve onlarla iç içe geçmiş halde anlattığını ve dolayısıyla kahramanlara karşı büyük bir ilgi duyduğumuzu, buna karşılık Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban ve Panaroma romanlarında kahramanlarına düşman bir üslupla hareket ettiğinden onlarla bir bağ kuramadığımızı, hatta kopukluk yaşadığımızı belirtti ve Batı romanlarında yazarın bir katile bile sempati uyandırabildiğini, ancak bizim romanlarımızdaki bazı örneklerde kahramanların itici hallerde resmedildiğini kaydetti.

“RUHUMUZDA YENİ BİR PENCERE AÇILMALI”

Bizde mekân kişi ilişkisini en iyi veren eserlerden birinin Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu olduğunu söyleyen Prof. Dr. Durali Yılmaz, Tolstoy’un Anna Karanina romanında da bu bağın mükemmel işlendiğini vurguladı. Necip Fazıl’ın Hüsrev tiplemesinin de okuyucu ile bağ kuran nadir kahramanlarımızdan olduğunu anlatan Yılmaz, bu işaretlerin bir eserin şaheser olduğunu ifade eden en önemli bulgular olduğuna dikkat çekti. “Hiç kimsenin görmediği noktayı yazar bize sunduğu anda biz dünyayı bambaşka görmeye başlarız. Bir eseri okuduğumuzda ruhumuzda bir pencere açılmalı. Şaheser budur… Artık eski biz olmayız. Çocukluğumuzda “Kaşağı” ve “Ant” hikâyelerini okuduktan sonra başka insanlar olduk. Bizim büyük yazarlarımız ise fikirlerine sözcülük edecek kahramanlar icat ediyor. O kahramanın şahsında o fikirleri kabul etmeyenlere sövüyor. Halide Edip bu yanlıştan Sinekli Bakkal ile dönmüştür.” diyen Durali Yılmaz, üslubun nasıl olması gerektiği ile ilgili bazı anekdotlar kaydetti:

“Peyami Safa ya da Necip Fazıl cümlesini duyduğumuz anda tanırız. Yeni nesilde bu üslup görünmüyor. Yazarlıkta sürekli yazarak bir üslup oturabilir. Bu nedenle her akşam beş ile on sayfa arasında yazması gerekir bir yazarın. Dikkat, duyarlılık ve kültür unsurlarının bir araya gelmesi lâzım. Batıdaki romanın karşılığı budur. Sait Faik ile Tanpınar’ın bir arada olduğu bir üslup olsa her şey farklı olabilirdi. Albert Camus’nun kitaplarında bu üç unsur bir araya gelmiştir. Bu Sartre’da yoktur. Bazı insanlar çok uzun düşünerek yazıyorlar. Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı da uzun düşünülerek yazılmış bir başyapıttır. Henry Miller ‘Bir yazar hayatında bir eser yazmalıdır, sonra dönüp dönüp aynı eseri yazmalıdır.’ der. Bunu büyük yazarlarımızda görebiliriz. Belki de bu yüzden divan edebiyatı şiirlerinde ‘beytü’l gazel’ ararız. ‘Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir’ mısraı Yahya Kemal’in bütün şiirlerinin temelini oluşturur bana sorarsanız. Albert Camus Nobel aldıktan sonra ‘Ben Tersi ve Yüzü’nün üzerine bir tek cümle yazmadım hep onu çoğalttım.’ demiştir. Bütün eserlerini oradan çoğaltmış. Balzac’ın da Tılsımlı Deri her şeyidir. Bu açıdan bakarak yazarlığı bir daha değerlendirmek lâzım.”

 

TASAVVUF VE ROMAN İLİŞKİSİ

Başyapıt eserleri her üç senede bir daha okumak lâzım geldiğini belirten Prof. Dr. Durali Yılmaz, her okuyuşta farklılıklarla karşılaşacağımızı ve her defasında eserin farklı bir tarafını keşfedeceğimizi ve bize kattıklarının da aynı ölçüde olacağını kaydetti. “Çok satan romanlar yarına kalmaz.” diyen Durali Yılmaz, ölçünün hiçbir zaman satış rakamları olmayacağını söyledi. Sayfa sayısına göre roman ve hikâyeyi ayırmanın bir gaflet olduğuna da dikkat çeken Yılmaz, roman ve hikâyenin teknik olarak birbirinden tamamen ayrı meseleler olduğunu dile getirdi. Bizim romanın altın çağını yaşadığımızı, Balzac ve Stendhal’ın karşılığı olabilecek romancılarımızın olmadığını söyleyen Durali Yılmaz, kendi neslinin de Camus ve Kafka’yı taklit etmeye yöneldiğini, zirveye çıkamadığımızdan arayışlarımızın da yapay olduğunu ifade etti. Balzac’ın baba olmadığı halde Goriot Baba’da dünyadaki bütün babaların babalık duygusunu yansıtabilmesinin de Balzac’ın sanatının büyüklüğünün bir işareti olduğuna dikkat çekti.

“Şaheser yazan yazar için kadın ya da erkek yoktur, insan vardır. Bir insanın içinde bütün duygular vardır, o kişileri işleyen yazarlar kendilerindeki duyguları ortaya koydular. Bütünleşebilme duygusu da içimizde var ve tasavvuf eğitimini de tam gerçekleştirebilsek bütünleşme duygusunu da çözebileceğiz. Batı romanı tasavvufun çok gerisindedir. Mevlâna’nın yazdıkları karşısında bütün Batı romanları silinir. İnsan ruhunu öyle güzel yakalamışlar ki… Bizim Batı’yı taklit etmemiz de bunu keşfedemeyişimiz. Mevlâna ‘Bütün Melekler ve şeytanlar içimizde’ derken bunu anlatır bir yerde.” diyen Prof. Dr. Durali Yılmaz, 6 bin yıllık Anadolu kültürünü iyi bilerek ve Kitab-ı Mukaddes’i defalarca okuyarak kendi romanımızı yazabilmek için bir altyapı oluşturmamızın mümkün olacağını belirtti. Nobel ödülünün de son derece sınırlı bir bakışla birçok şaheseri es geçerken, okuyucunun tercih etmediği kitapları öne çıkarmasının roman konusunda bir yanılgı meydana getirdiğinin de altını çizdi. Yeni şaheserler için de umudun sürdüğün kaydeden Yılmaz, Batı’da romanın içini dolduracak düşüncenin tükenişe geçtiğini söyleyerek Anadolu’da romanı besleyecek bütün kaynağın hazır halde beklediğini, bu kaynağı işleyerek yeni romanın sesinin yükselebileceğini söyledi.

|| Editör kimdir?

Editör
Bizim Semaver Editörü Haberleriniz için haber@bizimsemaver.com, yazı ve şiirleriniz için yazi@bizimsemaver.com adreslerinden bize ulaşın.

Yorum yaz

Yukarı Git