20 Ağustos Pazar, 2017
Dünya ne üzerine kurulu?

Dünya ne üzerine kurulu?

N. Kağan Çetin 

Müslümanlara zarar vermek, kâfirlik etmek, mü’minlerin içinde ayrılık çıkarmak ve daha önce Allah ve Resulüne karşı savaşmış olan kimseye yataklık etmek için mescid edinenlere gelince: ‘Bizim niyetimiz iyilikten başka birşey değil’ diye yemin ederler. Fakat Allah onların yalancılıklarına şahittir.

Orada asla namaz kılma. İlk günden beri takvâ üzerine kurulu bulunan mescid, senin namaz kılmana daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır; Allah ise çok temizlenenleri sever.

                                             Tevbe Suresi 107-108. ayetlerinin meali

“İlk günden beri takva üzerine kurulu bulunan mescid, senin namaz kılmana daha lâyıktır.”

Dostlar, yukarıda yer alan ayet meallerinde beni en fazla meşgul eden cümle işte buydu.

Rabbimiz, mü’minleri uyarıyor. Mü’minlerin her zaman durmaları gereken yeri gösteriyor:

Takva üzerine kurulu mescid.

Tanım bu kadar açık ve net.

Bu tanımdan hareketle yaşadığımız dünyaya bakalım.

Bu dünya da aslında bir mescid. Üstelik takva üzerine kurulu bir mescid. Bu, Adem Peygamber’den (as) beri böyle.

Yeryüzünün bir mescid olduğunu herkesin kabul etmesi mümkün değil.

Kabul etmek içim iman gerekir her şeyden önce…

Sonra takva gerekir.

Evet, bazı şeyleri anlamanın ve kabul etmenin yolu iman ve takvadan geçiyor.

İman ve takva…

Bakırı altına, kömürü elmasa dönüştüren iki büyük iksir adeta…

Bu soruyu hem kendimize, hem de çevremizdekilere sorabiliriz:

Bu dünya ne üzerine kurulu?

Para, mal, mülk üzerine kurulu diyenler olabilir.

Faiz, döviz ve borsa diyenler de olabilir.

Bir başkası bu dünyanın futbol ve politika üzerine kurulduğunu iddia edebilir.

Bir diğeri kredi kartı, bonus, otomobil ve arsa muhabbetleri üzerine kurulu bir dünyada yaşadığımızı düşünebilir.

Düşünsünler…

Herkes kendi penceresinden nasıl gördüğünü anlatsın bakalım.

Acaba gerçek hangisi?

İşte Kur’ân-ı Kerim’de belki en fazla anlatılan iki kavramdır iman ve takva…

İnsan, iman ve takva olmadan dünyanın asıl halini anlamaz, anlayamaz.

İman, manevî kalpte beliren bir nur, bir iksir, bir aydınlık…

Takva, manevî kalpte bir duyarlılık, bir endişe, bir sakınma, bir süreç… Daha geniş anlamıyla takva, Allah’ın insana verdiği mukaddes bir armağan…

Zaman zaman söylüyoruz ya:

Bazılarında anlamsız ve amaçsız yaşama biçimi vardır.

İşte o bazıları, rüzgâr hangi yönden eserse, o yönde düşünürler, görürler, tanımlarlar dünyayı…

O bazılarında hırs, aklın önündedir.

Onlar rekabetçi, merhametsiz ve sekülerdirler.

Oysa iman ve takva üzerine kurulu bir dünya, cennet misal bir dünyadır.

İman ve takva üzerine kurulu dünya, bir imtihan dünyasıdır.

O dünyada tevhid, teslim, tevekkül ve huzur vardır.

Allah’a teslimiyet ve Allah’a duyulan nihayetsiz bir güven vardır.

Böyle bir dünyada hastalık, musibet, ölüm olsa bile…

Hepsi geçicidir. Bunlar, insanın ahiretteki mertebelerini etkileyecek imtihan sorularıdır.

İman ve takva üzerine kurulu bir dünyayı tahrip edemezsiniz.

Çünkü mülk Allah’a aittir.

Takva üzerine kurulu bir dünyada herkesin yaşama hakkı vardır ve yaşama hakkı mukaddestir.

Takva üzerine kurulu bir dünyaya yakışan; takva üzerine kurulu bir gönüldür, bir akıldır, bir kalptir, bir vicdandır.

Takva üzerine kurulu bir dünyaya yakışan: Takva ile yaşanmış bir hayat, bir ömür…

Hani şiir gibi derler ya… İşte öyle.

Böyle bir dünya; takvasız, sefih, müptezel, serkeş, başıboş ve ahlaksız insanlardan manevî anlamda rahatsızdır.

Bütün bunları bilecek, anlayacak, sezecek, üzerinde düşünecek kimse kaldı mı?

Evet… Son bir asırdır şu dünyada yaşadığımız felaketlere bir de bu açılardan bakalım.

Günah bataklığında, seküler çöllerde debelenen insanlar acaba neden bazı konuları anlamıyorlar? Anlamak istemiyorlar?

Söyleyin neden?

Buna ister kalp katılaşması deyin, ister gönül daralması…

İster vicdan yoksunluğu ismini verin, isterse manevî kalbin ölmesi…

Söyledik ya…

İlk başta bu dünyanın takva üzerine kurulu bir mescid olduğunu görmek gerekir.

Ayağınızı nereye bastığınız çok önemli.

Durduğunuz yer çok mühim.

Hem Kur’ân-ı Kerim,  hem de Fahr-i Kâinat Efendimiz (asm) çok net biçimde neyin ne olduğunu anlatıyorlar.

Allah katında insanın çok büyük değer sahibi olduğunu ifade ediyorlar.

Ama gel gör ki, Batı Uygarlığı bunları anlamıyor, anlamak istemiyor.

Tamam, Batı Uygarlığı anlamıyor.

Batı Uygarlığı’nın kendi içimizdeki gönüllü köleleri de mi anlamıyor? Celladına âşık, kendisi aydınlanmaya muhtaç zavallılar…

Yazıda anlatmaya çalıştıklarımızı hem fert planında, hem de toplum planında bir düşünün.

Son yıllarda yaşadıklarımız gösteriyor ki, maddî ve manevî anlamda bir temizlik gerekiyor. Bir tövbe, bir istiğfar, bir pişmanlık, bir özeleştiri ve arınma gerekiyor. Hatalarımızla yüzleşmek gerekiyor.

Ekolojik dengelerin bozulması, çevre felaketleri, iklim değişiklikleri… Hava, toprak, su kirliliği… Gürültü kirliliği, elektromanyetik kirlenme…

Bütün bunlara ilave olarak ahlakta ve yaşayışta meydana gelen manevî kirlenmeler, çözülüşler, yıkılışlar, çöküşler… Gözlerdeki ve gönüllerdeki kirlenmeler…

Cennet gibi dünya ne hale gelmiş böyle?

Takva üzerine kurulu bir mescidde olduğumuzu unutalı hayli zaman olmuş…

|| Necati Kağan Çetin kimdir?

Necati Kağan Çetin
1973’te Denizli’de doğdu. Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nı bitirdi. Özgür ve Bilge Dergisi’nde “Sade Yaşam” Editörü olarak başlayan yazı hayatı, internette devam ediyor. Bilim, sanat, felsefe ve daha pek çok alanda okumalar yapıyor. Monotonluktan hoşlanmıyor. Okumak, yazmak, dinlemek ve susmak, onun için çok önemli…

Yorum yaz

Yukarı Git