19 Ekim Perşembe, 2017
DUA ETMEK ve TARKOVSKİ

DUA ETMEK ve TARKOVSKİ

 

t06Karim ABDULLAH

”Tanrım! Yaklaştığını hissediyorum, başımın üzerindeki elini hissediyorum. Çünkü ben senin dünyanı senin yarattığın gibi ve senin insanlarını senin olmalarını istediğin gibi görmek istiyorum. Seni seviyorum Tanrım ve senden başka bir şey istemiyorum. Bütün bunların senin olduğunu kabul ediyorum. Beni senin değerli kölen olmaktan alıkoyan şey benim kötülük ve günahlarımın ağırlığı ve alçak karanlığı. Ah! Tanrım. Bana yardım et, Tanrım ve beni affet!”

Tarkovski’nin günlüğüne düştüğü bu notlar, onun sadece bir yönetmen olmasının ötesinde, ”ruhun mükemmelliğini arzulayan” bir sanatçı olduğunun da göstergesi. Çünkü kendi deyimiyle; ”ruhun mükemmelliğini arzulamayan hiçbir insan değerli değildir. Bir tarla faresi ya da bir tilki kadar değersizdir…”

”Sanat bir tür duadır.” diyen Tarkovski, ”Ben, Tanrı’nın şair olma, yani inançlıların katedralde yaptığından daha başka bir biçimde dua etme imkanı tanıdığı bir insanım.” diye ekliyor. İnsan yalnızca dualarıyla yaşar.

Ruhun mükemmelliğine ulaşmak hangi yollardan geçer? İnsanın manevi yüceliğe heves duymasını sağlayacak şey nedir? Ve insan, onun orada olduğunun farkına nasıl varır? Tarkovski, ”insanın özü itibariyle manevi bir varlık olduğunu ve hayatın anlamının bu maneviyatı geliştirmesinde yattığını” söylüyor. Peki insan, içine düştüğü şu karanlık çağda, manevi bir yanına ne kadar seslenebiliyor?

”Varolmak” gibi, cevaplar bulamadığımız soruları içinde barındıran bir meselemiz var. “Varolmak.” Maneviyat, bir soru ile başlıyor. Sorunun kıymetlenmesi ile başlıyor. Cevapların mühim olmadığını, ne kadar çok sorarsak, varlığımızın farkına o kadar vardığımızı anlamaya başlıyoruz. Acı geliyor fakat; Tarkovski’nin de dediği gibi, ”acı olmak zorunda çünkü iyi ve kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekilerek saflığına kavuşabilir.”

Acının, öğreticiliği karşısında, zevk ve sefanın uyuşturucu yanına kanıyoruz.

Birbirimizi pohpohlar hâlde geçirdiğimiz bir ömrün içerisinde, maneviyatın yoksunluğuna dair bir farkındalığı dahi tadamıyoruz. Neden? Çünkü, hayat olduğu gibi güzel diyor, onu kabullenme gayretine düşüyoruz. Oysa sorular sorulmadan gelen kabullenilmişlik, ne kadar farkındalık sağlar kişinin kendisi için? Manevi bir doygunluğu ne kadar sağlar?

Soruların kıymetini bilmiyoruz. İhtiyacımız olan şey; cevap, yani -bilmek, değil oysaki. Her sorunun bir cevap taşımadığına, soru’nun başlı başına bir cevap olduğuna inanmakla başlıyor her şey. Tarkovski, ”Bizim bilmeye ihtiyacımız yok!” der, ”Bizim gereksinimimiz sevmek ve inanmak. İnanç, sevgi aracılığıyla bize bilmeyi iletir…” Bilmeye düşkünlüğün, bizi ne denli yetersiz kıldığını görmüyor muyuz? Neden doygunluk, sadece bilmek ile sağlanmıyor? Bilmenin ötesinde, bizi doygunluğa ulaştıran bir hakikat var. O hakikatin, ne olduğunu tasvir etmek henüz ulaşamadığım bir şey. Aslında, soruma cevap aramıyorum; cevap için çıktığım o yolu yürümek istiyorum ben. Hakikat, bir çizgidir, çizginin ucundaki o nokta değil.

”Gerçek bir yönetmenin amacının, hakikati açıklamak” olduğunu söyler Tarkovski. Hakikat… Ve onu açıklama gayretine düşmek… Bu, aslında sadece gerçek bir yönetmenin değil; aynı zamanda varoluşuna bir cevap bulma gayretine düşen, o sebeple sorulara yönelen her bireyin gayreti olmalı. Çünkü yegâne amacımızın, Tarkovski’nin deyişiyle ”doğduğumuzda bulunduğumuz seviyenin en azından bir basamak üstüne çıkmak” olduğunu görebilmemiz gerekiyor. Çünkü bu gayret, acı ile geliyor olsa dahi, bir farkındalığın, mutluluğa dair bir sırrın açık edilmesini sağlayacak bizlere.

Ömrün kısalığı, bir şeyler yapma isteği uyandırıyor insanda. Peki bu ”yapmak” eyleminin, hangi amaca yönelik bir hizmet girişimi olduğunu söyleyebiliyor mu insan kendine? Yıllar yıllar sonra, ömrün sona yaklaştığı vakit, bir pişmanlıkla doluyor insan. O pişmanlığı yaşamamak için, insan ne ile doldurmalı hayatını? Ve insan, neyin peşine düşmeli? Her soru hakikate çıkıyor, bizi o yola döndürmek istiyor. ”İnsan, ruhunu Tanrı’ya teslim edeceğini düşünerek yaşamalı.” diyor, Tarkovski. Bu çağda bu soruyu hatıra getirmek bir yana, bu soruya dair bir cahilliği taşıyoruz. Yola dair bir aydınlığa sahip olmak çok uzaklarda. Bir yol arayışına dahi düşmüyoruz. Bu çağın eleştirisini yapmak oldukça kolay. Peki, kendimiz hakkında ne kadar acımasız davranıyoruz?

Sorular ve sorular… Cevaba dair bir bekleyişim yok. Olmamalı da.

Tarkovski’nin büyük bir yönetmen olması, sana sorular sunarak, Tanrı’ya yaklaştırıyor olmasında. Kendi filmleri için, ”İnsanları Tanrı’ya ne kadar yaklaştırırsa, o kadar iyi olur.” der. Ve Tarkovski, bir hristiyan olarak, bana, bendeki müslümanlığı sorgulatıyor, ona daha sıkı sarılmamı hissettiriyorsa, hakikat derdine düşmem gerektiğinin farkındalığını sağlıyor ve hayatın amacına dair bir sırrın açıklığına ulaştırıyorsa, filmlerine ve düşüncelerine eğilme gayreti gösterelim derim. Çünkü, öğrenmemiz gereken, bizi, bir yola taşıyacak olan şeyi, hayatı boyunca aramak derdine düşmüş bir yönetmen. Gerçek bir yönetmen.

|| Editör kimdir?

Editör
Bizim Semaver Editörü Haberleriniz için haber@bizimsemaver.com, yazı ve şiirleriniz için yazi@bizimsemaver.com adreslerinden bize ulaşın.

Yorum yaz

Yukarı Git