28 Nisan Cuma, 2017
Duyurular

BEKİR SITKI ERDOĞAN İLE RÖPORTAJ

2-bekir sıtkı erdoganla mny-12.1.2014

Bekir Sıtkı Erdoğan: “Şiir, İlahî Aşka Götürür”

 Mehmet Nuri Yardım

Bekir Sıtkı Erdoğan Hakka yürüdü. Allah rahmet eylesin. Kendisiyle yıllar önce yaptığım bir röportajı yeniden okuyucularımıza sunuyorum. M.N.Y.

Yaşayan değerli şairlerimizden Bekir Sıtkı Erdoğan’ın hepimizin hafızasında yer alan “Kara gözlüm efkârlanma gül gayri” mısraıyla başlayan “Kışlada Bahar” ile “Gurbetten gelmişim yorgunum hancı” sözleriyle gönül tellerimizi titreten “Hancı” şiirlerini duymayan, okumayan, sevmeyen yoktur sanırız. Onu şiirseverler, “Hancı” ve “Kışlada Bahar” isimli şiirleriyle tanıyor. Hakkında toplantılar, törenler düzenleniyor. 50. Sanat Yılı için muhteşem bir merasim gerçekleşti. İstanbul’da ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde şiir programlarının baş konuğudur Erdoğan. Türk Edebiyatı dergisi ve Kubbealtı Akademi Mecmuası’nda yayınlanan şiirleriyle büyük takdir ve sevgi toplayan Bekir Sıtkı Erdoğan ile, şiir ve edebiyat üzerine sohbet ettik. Son yıllarda ilhamını tasavvuftan alan ve bu kaynaktan devşirdiği rubaileri “Sabır Sarmaşıkları” adlı dosyada toplayan Erdoğan’la, Heybeliada’daki evinde görüştük.

Şiire ne zaman ve nasıl başladınız?

İlkokulda okurken şiire başladım. O zaman yerli malı haftası vardı. Öğretmen hafta hakkında konuştuktan sonra “Neler anladıysanız yazın.” diyerek bir kompozisyon ödevi verdi. Ben kompozisyon yazacağıma, ilk satırıma baktım ki mısra olmuş, altındaki de öyle. Bir de baktım ki şiir çıkmış ortaya. Behzat adındaki arkadaşıma gösterdim. Benim yazdığıma inanmadı. Öğretmen de öyle. Hatta hem kulağımı çekti hem de azarladı. Ancak daha sonra öğretmenim hatasını anladı. Sınıfta arkadaşlarıma hitaben “Çocuklar, arkadaşınız güzel bir şiir yazmış. Okusun da dinleyin.” dedi. Heyecanla okudum. Bir alkış koptu. Bu olay bana çok şeyler verdi, beni şiire bağladı. “Hiç durmadan tütüyor fabrika bacaları” diye başlıyordu şiir. Bu olaydan sonra oburca şiir okumaya başladım. O zaman da çocuk dergileri vardı. O kadar çok okumuşum ki ölçü içime yerleşmiş.

Bu ilgi ve sevgi sizi şiire bağladı herhalde.

1945’te CHP Şiir Yarışması yapıldı. Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuzbeş Yaş şiiri birinci seçildi ve yayınlandı. O zaman yerimde duracak gibi değildim. Ama karar vermiştim şiir yazmıyordum. Daha sonra Harbokulu’na girdikten sonra şiir aşkı yine içimde közlendi ve bir kaç şiir yazdım. İstanbul dergisi yayınlanıyor, Mehmet Kaplan derginin edebiyat bölümünü yönetiyordu. Şiirlerim yayınlanırken, dergi sütunlarında da tavsiyelerde bulunuyordu. Harbokulunda okurken bir patlama oldu içimde. “Binbirgece”si, “Hancı”sı hepsi o yıllarda yazıldı.

Efendim, son şiir kitabınız 1965’te basıldı. O günden bu yana sizi sevenler şiirlerinizi sadece dergilerden okuyorlar. Toplu olarak şiirlerinizi ne zaman bir kitapta okuyabileceğiz?

Son rubailerimi bir araya getirdim ve “Sabır Sarmaşıkları” adını verdim. 24’lü kalıplarla yazılmış. Yayınlanmayı bekliyor. İnşaallah çıkar, hep beraber okuruz.

 Sizin şiir ve rubailerde tasavvufî ve tefekkürî unsurlar ağır basıyor. Meselâ “İlahi Adalet” dörtlüğünüzde söylenişi kolay gibi görünen mısraların geniş bir tefekkür süzgecinden geçtiği anlaşılıyor. Ne dersiniz?

Tabiî doğru. Bakın şu bitkilere, çiçeklere… Her sene ölüyor, yeniden diriliyorlar. Bir insanın aklı olduğu, ilmî bulunduğu halde inanmıyorsa çok yazık. Câhil adamın inançsızlığı bir tarafa, âlimin imansızlığı çok büyük bir talihsizlik.

“Bakar Kör” rubainizde bir “dönüş”ten bahsediyorsunuz. Biraz açar mısınız?

Neler neler dönüyor… Ne dönmüyor ki… Çekirdeğin etrafında elektronlar dönüyor… Güneşin etrafında gezegenler dönüyor… Başka nelerin döndüğünü de bilmiyoruz. Ortalıkta bir şeyler dönüyor, ama anlamıyoruz… Zaman geçiyor, bize verilen cevheri acaba zamanında ve yerinde harcıyor muyuz? Şükrediyor muyuz? Zaten insan şükredip biraz düşünürse İslâm’ın diğer bütün kuralları yavaş yavaş kendiliğinden gelir.

İnsan-hayat-ideoloji ve şiir arasındaki münasebetten bahseder misiniz?

Hayvanlarda içgüdüsel bir yavru sevgisi vardır. Bir kaç ay sürer. Sonra biter. Yavrusuna pençeyi atar, yiyeceğini elinden alır. Hâlbukiinsanda bu şefkat bitmez. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, oğlu veya kızı varsa bunları yine sever, şefkatle bağrına basar. Şiir de diğer sanatlar da insanı ilahi aşka götürür. Komünist ülkelerde sanat niçin olmuyor. Çünkü onlarda sığır zihniyeti var. İnsanı gütmeye çalışırlar. Hâlbukiinsan her şeyden önce duygudur, düşüncedir. Hakiki insan olmak zor. Sürüleri güdersiniz ama insanları asla…

Genç şairleri tâkip edebiliyor musunuz, gençlerin çok şiir yazdığı yolunda bir tenkit var. Şiir yazmanın bir ölçüsü, bir sınırı var mı, gençlere neler tavsiye edersiniz?

Çok yazalım, ziyanı yok, yazsınlar, onların arasında daha güzeli de doğabilir, daha güzeller gelebilir, çok yazmanın bu faydası vardır. İşlek kalırsınız. Ama çok düşünüp, az işlemenin de çok faydası vardır. O da aynı şeyi yapar. O, eseri daha kalıcı yapar. Şiirin iki yönü var bence. Biri doğal olan, insanın yeteneğinden gelen, ilahî kaynaktan gelen, ilham. Şiirde ikinci mesele sanat meselesi. Şiir bir sanat olayıdır. Sanatkâr insanlar ister. İyi bir sanatçı olmadan iyi şiir olmaz. Lirizmini mânâdan alan şiir gelmişse, nazım haline dökmeden de şiirdir. Daha düşüncesi bile şiirdir. Her şiirin içinde bir mânâ bulunur, ama her mânânın içinde bir şiir bulunmaz. İşte onu yakaladığınızda gerçek şiir ortaya çıkar. İşte rübailer de öyle yakalanıyor. İçinde şiir olan mânâyı yakalamak. İlle de içinde mânâ olan şiiri beklemeyeceğiz. İçinde şiir olan mânâyı da yakalamış olsak, gene de ustaca işlerseniz şaheser olur, neden onu o şekilde bırakıyorsunuz? Sanatınızı koyun ortaya.

Sanat nasıl bulunacak ve ortaya konacak?

Okumak lâzım. Bütün şairleri okumak gerek. Karacaoğlan, Yunus Emre, Emrah, Fuzuli, Baki, Nedim, Yahya Kemal benim hocam. Eğer ben o ustaların neler yaptığını bir çırak gözüyle incelemesem, onların yollarına gönül vermesem, bu kadar güzel söyleyemezdim. Bu derin bir kültür mirası, onların koyduğu taşın üstüne yontulmuş bir taş da siz koyacaksınız, yoksa yıkıp yeniden yapmaya çalışmak, bir kulübe yapmaya benzer. Herşey birbirinin üstüne konarak yapılır. Hep tamamlar yüzyıllar birbirlerini. Kopukluk olmaz. Neden bizim edebiyatımızda olsun? Onların şiirlerini okuyorum. Onlara olan hayranlıklarım, beni aleladelikten kurtardı. Bu başka türlü olmaz. Bunun okulu yok. Ama sanat diye bir şey var. Onlar nasıl söyledilerse sanatkârane bir şekilde, o ilhamı o şekilde kullanmak lâzım. Altına benzer ilham. Çıktığı zaman çakıl taşları gibi simsiyah birşeydir. Şiirde işçilik şart. İşçilik kolay değil. Bir hanımın ördüğü dantel bile büyük bir emek işidir. Ama ben öyle eserler gördüm ki, bakırdan yapılmış, ağırlığınca altından daha pahalı. Niye? İşçiliği çok. Bakın, bakırı bile altının üstüne çıkarabilen sanat, şiiri de elbette ki, altının üzerine çıkaracaktır. İşlemeden bir şey olmaz. Bu yüzden Yahya Kemal hocamızın, bir mısra, bir kelime üzerinde yıllarca durduğunu bir efsane gibi duymuşuzdur. Hayır, efsane değil, gerçek. Duygu ve düşüncelerimizin dil ile dişler arasında gevelenmesine şiir denmeyeceğinin kesinlikle bilincindeyiz artık.

 Eski yazar ve şairlere sık sık dönmek gerekiyor mu?

Devamlı okumak, eskileri de okumak, okuduğumuzu bir daha okumak. Çünkü bildiğimiz şarkıyı hergün dinliyoruz ve söylüyoruz. Yahya Kemal’i, Faruk Nafiz’i, Ahmet Muhip Dıranas’ı, Fuzuli’yi, Nedim’i, Karacaoğlan’ı, Yunus’u okuyalım tekrar tekrar. Tabii bunlar birer nirengi, onların arasında birçok değerli şairimiz var, onları da okuyalım. Bunları okurken insanın ufku genişler. Halk edebiyatımız, diliyle duygularıyla bizim öz malımız, sanatımız, ruhumuz, öz cevherimiz. Oradan hareket etmemeye imkân yok. Kendi kültüründen hareket etmeyen kendisini bulamaz, buna imkân yok. Bütün çağdaşlığa, bütün yeniliğe oradan hareket edilerek varılır. Bir Fransız, bir İngiliz şiirinden hareket ederek çağdaşlığa doğru yürümeye imkân yoktur. O zaman yozlaşma olur. “Hancı”, “Kışlada Bahar” koşmalarımızın ayaklarıyla örülmüş şiirlerdir. Çok zengin bir edebiyatımız var. Çok güçlü şairlerimiz var. Yunus’tan başlar, Gevheriler, Karacaoğlanlar, Dertliler… Her biri ayrı bir umman… Divan edebiyatı da öyle bir derya, öyle bir umman… Orada da kültür sentezimizi yaşamışız.

Eski edebiyatımızdan yeterince istifade edilebiliyor mu?

Halk edebiyatımızı ve Divan edebiyatımızı bütünüyle alıp, hiç bir şeyi inkâr etmeden, onları çağdaşlaştırmak. Oralardan hareket ederek, o incelikleri yaşatarak… Benim bütün görüşüm ve amacım bu. Bir gün bütün dünya Türk edebiyatını tanıyacak, görecek güzelliklerini. Edebiyatımızın politikası yok, o kadar. Eğer bizim edebiyatımızın zenginliği Fransız edebiyatında olsaydı, bugün Fransız edebiyatı dünyaya hâkim olurdu.

2-bekir sıtkı erdoğan

Peki sadece şiir mi okunmalı?

Tabiî romanı, hikâyeyi de okuyacağız. Biz şiir sanatı içine gömülüp kalmayalım. Şair, okuyan insan olmalı. Kendi mısralarına gömülüp kalırsa, o zaman nefesi kesilir, biter. Hep aynı şiiri tekrar eder durur. Usta şair, her çevreye birşeyler ulaştırmaya çalışır.

Yahya Kemal’le ilgili unutamadığınız güzel hâtıralarınız olmalı, bunlardan birini lutfeder misiniz?

Yahya Kemal’in Ankara’ya gelmiş olduğunu duyduk. Bir arkadaşımla birlikte Ankara Palas’a gittik.Yahya Kemal’le görüşmek istediğimizi söyledik. Randevumuzun olup olmadığını sordular, yok deyince de bunun mümkün olmadığını belirttiler. Ben, asker olduğumu ifade ederek, bir daha gelmemin belki de mümkün olamayacağını söyledim ve rica ettim. Bunun üzerine gidip haber verdiler ve Yahya Kemal yanında birisiyle bulunduğumuz yere geldi, yanaklarımızı okşayarak bizden birer şiirimizi okumamızı istedi. “ilham Coşkusu” adlı şiirimi okudum. Çok hoşuna gitti. Yanındaki ‘Kemal’ adlı arkadaşına dönerek, “İşte cevabınızı aldınız mı?” diye sordu. Arkadaşı, “Evet üstadım, ama bunun mânâsını bu delikanlıya söylemeyelim mi?” dedi. Tabii biz bir şey anlayamadık. Sonra ‘Kemal Bey’, bize durumu açıkladı: “Yahya Kemal’e, mükemmel bir şekle getirmiş olduğu aruzu kendisinden sonra bırakabileceği, el vereceği kişiler olup olmadığını sormuştum fakat cevap vermemişti. Şimdi siz aruzla bu güzel şiirinizi okudunuz, tebrik ederim sizi.” dedi.

O günkü tanışmamızda, bu ölmez şiiri, bu tekniği, bu ustalığı, edebiyatımızda bu malzemenin kullanılmasını bırakmayacağımızı da söylemiştim. O günler serbest nazmın alıp verdiği ve garipçilerin duman attırdığı günlerdi. Ve hatta Yahya Kemal’i tenkit eder gibi, ufak tefek yazılar da çıkıyordu. Yahya Kemal mahzundu. Bu görüşmemizden kısa bir süre sonra Aile dergisinde Yahya Kemal’in çok güzel bir rübaisi çıktı. Tabii kesin bir şey söylemiyorum ama bütün bunlardan sonra, bizim aruza karşı gösterdiğimiz kıpırtı ona bir heyecan ve bir ilham verdi gibi geldi bana ve aruzun yaşayacağını o rübaide belirtti: “Eslâf kapıldıkça güzelden güzel / Fer vermiş o neşve’yle gazelden gazele / Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm/ Bir meş’aledir devredilir elden ele.”

   ÖMRÜ HAS ŞİİRLE GEÇTİ

24 Ağustos 2014 Pazar günü vefat eden şair Bekir Sıtkı Erdoğan, 8 Aralık 1926 tarihinde Konya Karaman’da doğdu. Karaman Gazi İlkokulu, Kuleli Askerî Lisesi (1946), Kara Harb Okulu (1948) mezunudur. Çeşitli şehirlerde kıta subaylığı yaptı (1948-59). Ankara’da görevli olduğu yıllarda (1953-57) Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul Heybeliada Deniz Lisesi’nde albay rütbesiyle edebiyat öğretmenliğine başladı. Deniz Harp Okulu, Deniz Lisesi, Deniz Astsubay Okulu, Kadıköy Özel Marmara Koleji ve Moran Lisesi’nde Türkçe-edebiyat öğretmenliği yaparak1979 yılında emekli oldu. Emekli olduktan sonra Özel Alman Lisesi’nde on iki yıl daha öğretmenlik yaptı.

Büyük bölümü aruz ve hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde divan ve halk şiiri formlarını kullandı. Serbest ölçüsü ile de ürünler veren Erdoğan’ın şiirleri Çınaraltı, Şadırvan, İstanbul, Türk Yurdu, Kubealltı Akademi Mecmuası, Hisar, Çağrı, Türk Yurdu, Yüzakı, Milli Kültür ve Türk Edebiyatı dergilerinde yer aldı. 50. Yıl Marşı yarışmasını kazandığı şiirini Necil Kâzım Akses besteledi. Bestelenen şiirleri arasında ünlü “Kışlada Bahar’ da vardır. Bekir Sıtkı Erdoğan’ın hat sanatına da büyük merakı olup bu vadide pek çok çalışma yapmıştır. 2000 yılında Fırat Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktorluk unvanı verildi.

Hakkında pek çok araştırma ve inceleme yapılan Bekir Sıtkı Erdoğan’ın yayınlanmış iki kitabı bulunuyor. Bunlar da, Bir Yağmur Başladı (1949) ve Dostlar Başına (1965)’dır. Çok titiz olan şairin Sabır Sarmaşıkları (rubailer), Gönüller Kavşağı ve Kaybolmayan İzler (Elif Divanı) isimli şiir dosyaları henüz basılmadı. Erdoğan hakkında Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri isimli eserinde geniş bir yazı bulunuyor.

 

 

|| Editör kimdir?

Editör
Bizim Semaver Editörü Haberleriniz için haber@bizimsemaver.com, yazı ve şiirleriniz için yazi@bizimsemaver.com adreslerinden bize ulaşın.

Yorum yaz

Yukarı Git